Et yemezsek fiyatı düşer mi?

0
176

Kurban Bayramı sonrasının en çok tartışılan konusu, Şarbon.

Ortada önemli bir hayvan hastalığı var. Şarbon sadece hayvan sağlığını tehdit etmiyor, insan sağlığını da tehdit ediyor.

Bir hayvan hastalığı olarak doğudan batıya, kuzeyden güneye bütün ülkemizde görülüyor. Hastalığın insanlarda görülme sıklığı, on yıllar öncesine göre epeyce azalan bir seyir izlemiş, birkaç binden ortalama 50-100 vakaya kadar düşmüş. Buna rağmen görülme sıklığı bakımından hem diğer hayvan hastalıklarında hem de insan şarbonunda gelişmiş ülkeleri katbekat geride bırakıyoruz maalesef.

Sebepleri, görülme sıklığı, etkileri, tedbirleri vesair yönleriyle bilinen bir hastalık söz konusu fakat ne zaman ciddi bir konu ile karşı karşıya kalsak onu hızla sulandırmayı nasıl başarıyor, esas bağlamının dışına çıkarmayı nasıl beceriyorsak şarbon konusunda da aynı davranışı sergiledik.

Meramımı iki örnekle açıklayayım.

Şarbonlu et koklayarak anlaşır mı?

Şarbon’un insan sağlığına zararları gündeme gelince doğal olarak zararlardan korunmanın yolları da tartışılmaya başlandı.

İlk açıklamalardan biri, radyasyon onkolojisi uzmanı ve televizyon fenomeni Yavuz Dizdar’dan geldi. Dizdar, yine bir televizyon programında, “Şarbonlu et, kokusundan anlaşılır.” deyiverdi.

Herkesi ilgilendiren bir konuda, elbette herkesin bir şeyler söyleme hakkı vardı fakat herkese tavsiye vermek farklıydı, uzman ve uzmanlık konusuydu. Dizdar, çoğunlukla yapmadığı gibi yine “Ben bu konunun uzmanı değilim.” diyemedi.

Bir hayli tepki alınca yazılı bir açıklama yaparak ekrana manşet olan “Şarbonlu et kokusundan anlaşılır.” sözünü açıklamaya çalıştı. Açıklamasının bir yerinde diyordu ki:

“Şarbonlu et kısa sürede kokuşur. Ancak bu et koklanarak şarbon bulaşması mümkün değildir. Etin kokuşması ve şarbon mikrobu/sporu ayrı kavramlardır.”

“Canlı kesilmiş hayvanda ette şarbon varsa bile pişirme ile ortadan kalkar. Kesin şarbonlu olduğu bilinen etlerin yenmesine bağlı hastalık bildirilmiştir. Ancak pişirildiği için karın ağrısı ve bir kişide de ishal dışında bulgu saptanmamıştır.”

Açıklamanın diğer bölümlerinde “koklarsanız şöyle olur, ellerseniz böyle olur, yerseniz şunlar olur” şeklinde açıklamalar var.

Televizyonda “Düdüklü tencerede pişirin.” diyordu, yazılı mesajında sadece “Pişirin.” demiş.

Tamamını okuduğumda şu sonuca vardım: Şarbondan korkmayın, et yemeye devam edin.

Yazdıklarından bu sonuç çıkıyordu ve televizyondaki koklayarak anlama cümlesiyle de “Korkmayın. Bozulmuş et kokusu varsa yemezsiniz olur biter.” demeye çalışıyordu fakat tersi bir sonuca sebep oldu. “Şarbonlu et, kokusundan anlaşılır.” cümlesi yüzünden insanlar her aldığı eti koklamaya başladı.

Şüphe…

(Et aslında taptaze.) Bu et size de kokuşmuş gibi gelmiyor mu? Ya şarbonluysa?

Şüphenin insanları getirdiği nokta ise şu:  Bir müddet kırmızı et yemeyelim bari.

“Ben bu konunun uzmanı değilim.” diyememenin bizi getirdiği noktaya bakın.

Dizdar’ın bütün bu tavsiyelerine, konunun uzmanları olarak veteriner hekimlerden ciddi itirazlar geldi. Gerçi bu itirazlar onu etkilemedi, “Ben bilirim.” demeye devam ediyor.

Diğer taraftan ortada resmî ölüm istatistikleri var:

Örnek 2001 yılına ait:

“…soru önergesini yanıtlayan Sağlık Bakanı Osman Durmuş, 2001 yılının Ocak ve Kasım ayları arasında Türkiye’de 476 şarbon vakasının görüldüğünü ve 12 vatandaşın şarbon nedeniyle hayatını kaybettiğini bildirdi.”

Haftalardır şarbonla yatıp kalkıyoruz, bugünün Sağlık Bakanı’ndan tık yok. 2001 sonrası istatistikleri sanki devlet sırrı!

Kırmızı et yemezsek fiyatı düşer mi?

Şarbon olayının en tuhaf tartışmasını ise Türkiye Gıda ve İçecek Sanayii Dernekleri Federasyonu Genel Sekreteri İlknur Yükselir (İlknur Menlik) başlattı ve sürdürdü.

Önce TGDF hakkında bilgilendireyim:

TGDF, 26 üye derneği ile Türkiye gıda ve içecek sanayisinin üretim, istihdam, ihracat ve ithalatının yüzde 95’ini temsil eden sektörün ülkemizdeki en büyük sivil toplum örgütü olarak faaliyet göstermektedir. (Resmî sitesinden alınmıştır.)

Menlik, 6 Eylül tarihli ilk Twitter paylaşımında aynen şöyle demiş:

“Şarbon krizi gayet iyi oldu!.. Kırmız et tüketimi düşerse fiyatlar iner!… Kimse de 1 yıl kırmızı et yemedi diye ölmez!.. Abartmayalım lüzumu yok!..”

Yorumuna TGDF üyesi Kırmızı Et Sanayicileri ve Üreticileri Birliği (ETBİR) ile Türkiye Süt, Et, Gıda Sanayicileri ve Üreticileri Birliği (SETBİR) üyeleri ne der bilemem ama Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği üyelerini keyiflendirdiğine şüphe yok.

Bu paylaşım vatandaşlardan epeyce tepki aldı. Basına da konu oldu.

Mesajı okuyunca şöyle düşündüm:

Türkiye’de et tüketimi, pahalı olması sebebiyle zaten düşük. Et almakta zorlanan 10 milyonlarca insana, “Bir yıl hiç et yemeyin.” demenin nasıl bir mantığı olabilir? Bunların dışındaki insanlar için ucuz-pahalı fark etmiyor zaten. Onlar istedikleri kadar yeme imkânına sahipler ve yemeye de devam edecekler.

Aslında paylaşımın her cümlesi tuhaftı.

En tuhafı ise “Kırmızı et tüketimi düşerse fiyatlar iner.” cümlesi.

Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşlarının, sahipleri veya en üst düzey yöneticileri tarafından temsil edildiği bir Federasyonun en üst düzey profesyonel yöneticisinin, talep-fiyat ilişkisinin bu kadar basit bir ilişki olduğuna inanmasına ve ciddi ciddi tavsiye etmesine gerçekten şaşırdım.

Peki, ya tüketim azalınca üretim de azalırsa sonrasında işin içinden nasıl çıkacağız?

Hayvancılık çok özel şartları olan bir üretim sektörü, örneğin “Evler pahalandı, almazsanız ucuzlar?” mantığına uymaz ki. Zaten kazanamayan üretici, üretimi de yaşadığı köyü ve kasabayı da terk edip bir daha dönmemek üzere şehre iner. Sonraki aşama ise kırmızı ette tamamen dışa bağımlılıktır. Sosyal sorunlardan bahsetmiyorum bile. Bu sorunları defalarca yaşamış ve an itibarıyla yaşayan bir ülke Türkiye. Hiç yapmamamız gereken bir şey varsa o da kırmızı et üretimine zarar verecek hiçbir davranışta bulunmamaktır.

Üstelik söz konusu olan kırmızı et yani insan sağlığı için en gerekli gıda maddesi. “Son yıllarda en fazla sorun yaşadığımız gıda sektörü hangisi?” diye sorsanız, düşünmeden “Kırmızı et sektörü.” derim.

Bunları sadece düşünmüştüm, canım sıkılmıştı ama yazma niyetim yoktu. Başka bir konuya odaklanmıştım.

Sonra fikrimi değiştirdim çünkü aynı gün bir paylaşım daha yapıldı.

İlk twit için “Paylaşım epeyce tepki aldı.” dedim ya… Tepkilere kızmış.

Diyordu ki:

“Tüketim düşmeden fiyat düşmez!… Şarbon krizi bir vesile olursa ne ala!… Memleketimizin çok bilmiş cahilleri bunu idrak edemez! Etmeleri de beklenmemelidir!.. NOKTA!…”

Israr ediyor. Yetmiyor, kendisi gibi düşünmeyenlere “Cahiller!” diyor.

Bu şartlarda tepkiler de gelmeye devam ediyor elbette. Tepkilere karşılık olarak üslubunu iyice sertleştiriyor (Hakaret içeren tepkilere aynıyla karşılık verme hakkını eleştirmiyorum.). 7 Eylül’de 3 twit:

“Algı seviyesinin ilkokul 2. sınıf düzeyine düştüğü memleketimizde sosyal medya denilen bu garabet alanda yaşadığımız pespayelik gayet normal. Şahsıma hakaret edenleri uyarıyorum hukuki haklarımı gerekirse kullanacağım.Rica ediyorum uslübunuza dikkan edin.. Sonra bozuşmayalım” (Üç paylaşım da aynen, paylaşıldığı şekliyle alıntılanmıştır. Yazım ve noktalamalar dâhil.)

Sadede geleyim:

Genel Sekreter’in yazdıklarının içinde, gıdanın yüzde 95’ini temsil eden bir kuruluşun sorumlu yaklaşımına örnek olabilecek tek bir satır yok.

Hâlbuki böyle bir kurumun, şarbon gibi hassas ve ciddi bir sorun karşısında halkı bilgilendirmek, uyarmak ve rehberlik etmek adına söyleyeceği ne çok şey olmalı, öyle değil mi?

Kırmızı et fiyatları nasıl düşer?

Önce maliyet, maliyet, maliyet… Sonra artık (Kimlerse onlar?) vurguncular mı dersiniz, stokçular mı; bilmem. Kırmızı et alır mısınız, almaz mısınız; keyfiniz ve cebiniz bilir.

Önce maliyet olduğu için önce tepeden tırnağa yerlileşeceksiniz. Meralarınızı, otlaklarını hayvancılığa açacaksınız. Yaylalarınızı senenin 3 günü yayla şenlikleri yapmak için değil, hayvancılık yapmak için kullanacaksınız. Yem bitkilerinizi kendiniz yetiştireceksiniz, yurt dışından getirdiğiniz katkı maddelerini kendiniz üreteceksiniz.

Üretimin devam edebilmesi için hastaneyi de okulu da diğer sosyal imkânları da tarım ve hayvancılıkla uğraşan insanlarımızın yakınına götüreceksiniz. Onlar, akşam televizyonun karşısına geçtiklerinde büyük şehirlerdeki imkânlara özenmeyecek, kendilerini farklı (aşağıda) hissetmeyecekler.

Desteklerinizi planlı dağıtacaksınız. Üretimi artırmaya ve üreticinin kendi ayakları üzerinde durmasına yönelik hedefleriniz olacak ve bu hedefleri düzenli olarak ölçeceksiniz, çünkü ölçemediğiniz hiç bir şeyi yönetemezsiniz.

Sonuç

Ortada tedirgin olmamızı gerektiren ciddi bir hastalık var ve yetkililerden, tedbir almalarını en açık ve gerekirse en sert cümlelerle istemek vatandaş olarak her birimizin anayasal ve insani hakkı.

Bütün tedbirler alınmış olmasına rağmen örneğin hayvan sahibinin yetkililere haber vermeden hastalanan hayvanı keserek veya öldükten sonra etini doğrudan tüketiciye satması ile yine de hastalıklar ve ölümler olabilir mi? Olabilir.

Bizim isyanımız, itirazımız, sorumluluk makamındakilerin görevlerini yerine getirmemeleri sebebiyle başımıza gelenlere. Örneğin Ankara Gölbaşı’ndaki son olayda hayvanların gemiden indirildikten sonraki mecburi bekletilme sürelerine uyulmadığı söyleniyor. Bu konuda yetkililerden net bir açıklama duymadım.

Net açıklama şöyle olur:

Şu gün hayvanlar şu limana geldi. Şu gün indirildi. Mecburi bekletilme süresi boyunca kalmaları için şuraya gönderildi. Bu arada şu işlemler ve kontroller yapıldı. Taşıma koşulları incelendi, şu sonuca varıldı. Hayvanlar incelendi, şu sonuca varıldı. Şu tarihte bekletilme yerlerinden alınarak şuralara sevk edildi.

Bunlar zaten yapılması gerekenler, dolayısıyla halkla paylaşılmasında da bir sakınca olmamalı. Bir sürü laf kalabalığı yerine belgeleri de paylaşarak böyle bilgiler verseniz daha inandırıcı olmaz mı? Hem böylece gizli veya açık ithamlara da maruz kalmazsınız.

Genel olarak baktığımda ise şöyle söylemek zorundayım:

Bir ülkede bu kadar çok hayvan hastalığı vakası varsa birileri görevlerini düzgün yapmıyor demektir. İnsana bulaşma oranlarının tam olarak tespit edilebildiğini de sanmıyorum.

ABD’de ve AB’de gıda konusunda otorite kurumlar ve kurullar var. Bunlar bağımsız kurul ve kurumlar. Gıda ile ilgili bu tür (aslında her tür) konularda son sözü onlar söyler. Devlet yöneticileri de vatandaşlar da onların söylediklerine göre hareket eder. Her kafadan bir ses çıkmaz. Çıksa da (affedersiniz) takan olmaz.

Bizde ise bağımsız kurum ve kurullarımız ortadan kaldırılır veya bağımlı hâle getirilmeye çalışılır.

Böyle olunca da sabah akşam tartışıyoruz ama hastalıklardan da bir türlü kurtulamıyoruz işte.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Lütfen isminizi buraya giriniz