Ana Sayfa Yazarlar Ali Osman Mola

Ali Osman Mola

İşletme büyüklüğü bakımından hayvancılığımız

Geçinebilseydi, çiftçiliği terk eder miydi? Etmezdi. Kimse yeterli kazanç elde ettiği işini terk etmez. Yeni talipler de çıkmamış. Yeterli kazanç elde edilebilseydi, hayvancılık işinin yeni talipleri olurdu.

Covid 19: Şimdi bal ve propolis zamanı

Balın besleyici değeri ve vücut direncine olan katkısı zaten biliniyordu, Covid 19 vesilesiyle tescillendi. Bu şartlarda, doğal olarak, bal ve propolise olan talep arttı. Bana göre talep, artışa rağmen, olması gerekenin çok altında. Bal ve diğer arı ürünlerinin beslenmemizde kesinlikle daha çok yeri olmalı. Peki, bu konuda neler yapılıyor ve yapılmalı?

Vatandaşın müthiş faiz hesabı!

Malumunuz olduğu üzere yönetenlerimiz, özellikle coronavirüs sürecinde, ekonomiyi canlandırmak için ev ve araba başta olmak üzere bazı sektörlerden yapılan alışverişler için ucuz kredi uygulaması başlattı.

Vekâleten kurban kesimi ve çok tuhaf fiyatlar

"Kurbanlık fiyatları" ile ilgili yazılarım artık klasik oldu ama ben, aradan uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen vekâleten kurban kesen kurum ve kuruluşların ilan ettiği kurbanlık fiyatları arasındaki farkın nereden kaynaklandığını bir türlü çözemedim.

Tarımımız için büyük tehdit: Tarla satışları

Son 16 yılda yaklaşık 3,5 milyon hektar tarım arazisini (yaklaşık Konya ili kadar) tarım dışı amaçlara tahsis etmiş olan bir ülkede, bu virüs hengâmesinde kaybedeceğimiz tarım topraklar için endişelenmek, arsa ve tarla satışlarının tarımımız için büyük ve ciddi tehdit oluşturduğunu söylemek kehanet olmaz herhalde.

Uluslararası ticarette TL kullanılabilir mi?

Malumunuz olduğu üzere ulusal veya uluslararası krizler (İlla ekonomik olması gerekmiyor.) hemen her seferinde Türk lirasının dolar karşısında değer kaybetmesine sebep oluyor. Bu kaybın sonucu olarak da içte ve dışta çok ciddi ekonomik, siyasi, sosyal sorunlarla boğuşuyoruz. Dolar sadece bizi etkileyen bir para birimi değil, bütün dünyayı etkiliyor çünkü dolar, "rezerv para". "Rezerv para", ekonomi dünyasının kullandığı bir tabir ve çoğunuzun bildiği gibi "merkez bankalarının ellerinde bulundurdukları yabancı paraları yani dövizleri" ifade ediyor fakat her ülkenin parası "rezerv para değil". Öyleyse "rezerv paraların" diğer paralardan farklı özellikleri olması gerekir. Bu özelliklerden ilki, rezerv paraların "uluslararası ticarette" her ülke tarafından kabul görüyor olması. Diğer bir söyleyişle Türk lirasını, örneğin Almanya'da, Japonya'da, Arjantin'de veya dünyanın herhangi bir ülkesinde kullanamazsınız ama doları bütün dünyada kullanmak mümkün. İstisnalar sonucu değiştirmez. Rezerv paraların ikinci özelliği, "ölçü" para olmalarıdır. Örneğin Türk lirası, başka bir ülkenin parasının değerinin tayininde ölçü olarak kullanılmıyor. Bütün dünyada kullanılabilir ve ölçü olması özellikleriyle dolar, bütün ülkelerin merkez bankaları için daima bulundurulması gereken paradır. Aynı sebeplerle fertler, kurum ve kuruluşlar da paralarının bir kısmı ile dolar alırlar. Doların, dünya ülkeleri merkez bankaları toplam rezervleri içindeki payı yüzde 60'ın üzerinde. Doları, yüzde 25'in üzerinde pay ile AB'nin avrosu takip ediyor. İngiliz sterlininin payı yüzde 4'ün biraz üzerinde, Japon Yeni'nin payı yüzde 4'ün biraz altında. Kalanı diğer paralar. Görüldüğü gibi "dolar", merkez bankalarının rezervlerinde mutlak bir hâkimiyete sahip. Dolar, ölçü para birimi olarak daha da güçlü bir hâkimiyete sahip çünkü diğer rezerv paraların alım güçleri bile dolara göre tayin ediliyor. Yani her hâlükârda "ölçü", dolar. Biz istiyoruz ki doların bu hâkimiyetinden kurtulalım. Sadece biz değil, dünyada birçok devlet istiyor. Kurtulalım ki dolar değer kazandıkça Türkiye krize girmesin. Türk lirası ile uluslararası ticaret yapabilelim. Peki, mümkün mü? Birlikte karar verelim. Mal değiş tokuşu dönemi İnsanların ihtiyaçları çok çeşitli ama ihtiyaçlarının hepsini kendilerinin üretmesi birçok sebeple mümkün değil. Dünya kurulalıdan beri böyle. Dolayısıyla ihtiyaçlarını birbirlerinden karşılamak zorundalar ancak önemli bir durum (belki de "sorun") var ki ne ihtiyaçlar ne de ürünler standart, işlevlerinden dayanıklılıklarına ve değerlerine kadar birçok bakımdan eş değer de değiller. Paranın olmadığı dönemlere alışverişin nasıl gerçekleştiğine baktığımızda, mal değiş tokuşu (mübadele/takas) yönteminin kullanıldığını görüyoruz. Bugüne uygularsak, Türkiye; ABD, AB, Çin, Rusya, Irak vs. yani bütün dünya ülkeleri ile mal değiş tokuşu usulüyle alışveriş yapıyor. Kulağa hoş geliyor değil mi!.. Şunun için hoş geliyor: Bir an için sanıyoruz ki uluslararası ticarette dolar yerine mal değiş tokuşu usulü kullanılırsa refahımız artar. Amerika'ya, AB'ye vs. istediğimiz gibi kafa tutabiliriz. Üzgünüm ama yanılıyorsunuz! Keşke bu kadar basit olsaydı! Şimdilik şu kadarını söyleyeyim: Hiç bir şey değişmezdi. Biz yine bugün çektiğimiz sıkıntıları çekmeye devam ederdik. Niye böyle düşündüğümü de anlatacağım elbette. İlk para, Lidyalılar ve "Kahrolsun Kral Alyattes!" Eldeki araştırma verilerine göre ilk para, Lidya Kralı Alyattes tarafından MÖ 7. yüzyılda bastırılmış ve "mal ve hizmet karşılığı olarak" kullanılmaya başlanmış. Önce "elektron" adı verilen karışık bir madendenmiş, altın ve gümüş saf olarak ayrıştırıldıktan sonra gümüş ve altın paralar da yaygınlaşmış. Paranın, değiş tokuş aracı olarak bir önemi olduğu gibi gümüş, altın veya başka madenlerden olmasının da bir önemi var. Aslında hangi özelliğini öne alırsanız alın, paranın asıl önemi bir "ölçü aracı" olmasından geliyor ama ölçünün ölçüsü, "malın değeri, ederi, kalitesi, ne kadar ihtiyaç olduğu, bulunabilirliği vs." ile ilgili. Yani önemli olan para değil, mal. Diğer bir söyleyişle değeri olan para değil, mal. Asıl değeri olan "mal" olduğuna göre, değişen neydi? Örneğin daha önce bir koyun karşılığında kaç kilo buğday alabiliyorduysanız, artık koyunun ve buğdayın değerleri "para" ile ölçülüyordu. Aynı durum hizmetler içinde böyle. İnsanlar, mal ve hizmetlerin birbirlerine karşı oransal değerlerini bildikleri için aynı oranı paraya uyguladılar yani buğday sahibiyle koyun sahibi bakımından değişen bir şey olmadı. Tabii diğer mal sahipleri bakımından da. Alyattes'e kızanlarınız varsa kızmayın diye yazdım bunları... Osmanlı'da para Osmanlı'da ilk paranın Orhan Bey zamanında basıldığı kabul ediliyor. Bunlar "akçe" adı verilen "gümüş" paralar. İlk "altın" para Fatih Sultan Mehmet tarafından bastırılıyor. I. Murat döneminde bozukluk olarak bakır paralarda bastırılıyor fakat devlet, hazineye bakır para kabul etmiyor. Lidyalılar döneminde paraların şekil ve ağırlık bakımından bir standardı yokken zamanla standart, her bakımdan önem kazanıyor. Örneğin paraların içindeki saf maden miktarları. Osmanlı'da "ayar" adı verilen bu saf miktarı hâlen aynı adla adlandırıyoruz: 24 ayar altın, 22 ayar altın gibi ve aralarındaki fiyat/değer farkını belirleyen aralarındaki ayar farkı. Kaynaklar, Osmanlı altın parasının Venedik dukasıyla hemen hemen aynı değerde olduğunu yazıyorlar ki bu da bugün "parite" olarak adlandırdığımız "ülke paralarının karşılıklı değerinin" yeni bir durum olmadığına açık delil teşkil ediyor. Uzatmayayım çünkü konumuz kimin zamanında ne olduğu değil, paranın mübadele aracı olarak işlevi ile değeri ve Osmanlı para sistemi zaten hayli karışık. Bilhassa askeri giderlerin artması ile birlikte önce akçenin içindeki gümüş miktarı yüzde 30 oranında azaltılıyor, sonra oran yüzde 44'e çıkarılıyor; yüzde 80'in üzerine çıktığı zamanlar da var. Paradaki ana maden miktarının azalmasının yani ayarının düşürülmesinin yansıması karşımıza "alım gücünün" azalması olarak çıkıyor. Tabii başka ülke paraları karşısındaki değerinin azaldığı anlamına da geliyor. Ekonomi boşluk ve düzensizlik kabul etmez. Dolayısıyla bu düzensiz ortamda karışık madenlerden yapılma yabancı paralar Osmanlı coğrafyasında yayılmaya başlıyor. Askerî başarısızlıklar, siyasi karmaşa ve ekonomik istikrarsızlık, sonunda Osmanlı'yı "pul" adı verilen bakır paraya kadar getiriyor. "Paranın pul olması." tabiri işte buradan geliyor. Garip olansa "pul"un alım gücünün "akçe" ile eşitlenmesi ki bu karar, kalpazanlara, paranın nominal değeri ile maden değeri arasındaki farktan faydalanma fırsatı veriyor. Sonra tekrar gümüşe dönülüyor ise de ardı ardına kaybedilen savaşların da etkisiyle paranın maden değerinin azaltılması süreci yani kısır döngü tekrar başlıyor. I. Abdülhamid döneminde, bu defa, gerçek (reel) değerinin üzerinde nominal değere sahip sikkeler ve III. Selim döneminde karışık madenlerden oluşan sikkeler piyasaya sürülüyorsa da paraya olan ihtiyacın körüklediği bol sıcak para, hâliyle enflasyonu da körüklüyor. Halkın alım gücü düşüyor. Tabii devletin borcu da günden güne artıyor. Pay ve gelir ortaklığı senetleri de bu dönemde çıkarılıyor. Dikkat ediyorsunuz mutlaka, hâlâ kâğıt paraya gelmedik ama paranın serüvenini anlatırken kullandığım "alım gücü, parite, enflasyon, sıcak para, nominal ve reel değer, pay ve gelir ortaklığı senetleri" gibi kelimeler bugün de her gün duyduğumuz bilindik kelime ve tanımlamalar. 1840'da ilk Osmanlı kâğıt parası bastırılıyor ama kâğıt para döneminde de "paranın pul olması" sürecini tekrar yaşamaktan kurtulamıyoruz. Kripto (sanal, elektronik) paralar; Bitcoin, Ethereum vs. dediğinizi duyar gibiyim. Şimdilik toplam sayıları 3011'e ulaşmış durumda. Göreceksiniz, kripto para dönemi de benzer şartlar altında benzer sonuçlar doğuracak. Üretim, yerli üretim, millî üretim Başlıktaki soru, "Uluslararası ticarette TL kullanılabilir mi?" idi. Soruyu, "Niçin kullanılamıyor?", "Nasıl kullanılabilir?", "Niçin dolar kullanıyoruz?" gibi çeşitli şekillerde de sorabiliriz. Ya da kendimize şunu soralım: Başka ülkeler niye bizim paramızı kullansınlar ki? Aslında bu yazı ile bu ve benzer sorulara cevap arıyorum. Geldiğim noktada, rezerv para sahibi ülkelerin diğerlerinden farkını ortaya koymak sanırım daha pratik ve anlaşılır bir yöntem olur. Evet! Dolar, avro, sterlin ve yen sahibi ülkeleri ekonomik olarak diğerlerinden ayırmak için onlara "gelişmiş ülkeler" diyoruz. Bize ne deniyor -ki biz de kendimiz için bu tabiri kullanıyoruz-: Gelişmekte olan ülke. Dünyada, bolca, "gelişmemiş" veya "geri kalmış" ülke de var. Gelişmiş ülkeler, zengin ülkeler fakat zengin olduğu hâlde gelişmiş ülke kabul edilmeyen ülkelerde var. Öyleyse daha temel bir farklılıkları olmalı. Nedir o fark? Bilim. Gelişmiş ülkelerin diğer ülkelerden esas farkları, bilimde gelişmiş olmaları. Farkı yaratan, bilim. Bütün büyük medeniyetler ve ülkelerin temel karakteristiği, bilime verdikleri önem. Bilim olmadan teknoloji üretmek mümkün değil. Aslında bilim olmadan hiçbir şey üretmek mümkün değil. Bu yüzden teknolojiden endüstriye, araştırmadan geliştirmeye, sanattan spora ve sosyal hayata kadar bütün hayatımızı kapsayan bir çerçeveden bahsediyorum. Bir bakış açısından, bir dünya görüşünden, bir kafa yapısından söz ediyorum. Hani "Millî üretim, millî üretim..." deyip duruyoruz ya, bilim olmadan millî üretim olmuyor. Her ne kadar bilgi evrensel ise de "araştırma, geliştirme, icat ve buluş" söz konusu olduğunda bilim "millî" çünkü araştırdığınız, geliştirdiğiniz, icat ettiğiniz, bulduğunuz size ait. Know-how olarak adlandırılan ve Türkçeye "meslek sırrı" olarak çevrilen şey bu. Meslek sırrı olan şey, bilgi. Sır, patentle aşikâr hâle geliyor ve patentle, sır, sırrı bulana tapulanıyor. Bir ülkenin parası, bu sır sayesinde "rezerv para" olabiliyor. Paranız ancak böyle itibarlı hâle geliyor. Millî üretim ile yerli üretimi karıştırmayalım. Yerli üretim, kendi know-how ve patentleriyle Türkiye'de üretim yapan yabancıların ürettikleri ile yine onların know-how ve patentiyle Türkiye'de yapılan üretime deniyor. Oysa millî üretimde asıl olan "know-how ve patent". Dolayısıyla ben, büyüme ve gelişme için "üretme" kelimesini yeterli görmüyorum. Hedef "millî üretim" olmalı. Know-howlarından faydalanamadığımız müddetçe yerli üretimin, millî üretimi kovacığını da rahatlıkla söyleyebilirim. Dengenin iyi kurulması lazım. Millî üretimi hararetle savunup desteklerken "Her türlü ihtiyacımızı kendimiz üretelim." de demiyorum. Bu ciddi bir planlama işi. Her şeyi yapmaya kalkarsak, hiç bir şey yapamayabileceğimiz gibi refahımızı arttıracağını iddia etmek de yanlış olur. Bilim burada da devreye giriyor. Bilimi rehber edinirseniz nasıl yapılacağını bilirsiniz; savaşlar, afetler, anlaşmazlıklar sizi kendi başınıza üretmeye zorladığında üretirsiniz ama nasıl yapılacağını bilmiyorsanız, yani bilimle bağınız kopuksa işte o zaman vay halinize!.. Öyleyse gelin bir an önce en başından başlayalım yani bilimden. Bilimi bile bilimsel olarak ele alalım. Emin olun, arkası inanılmaz bir hızla gelecektir. Yok, bilimi öne almaz, o kutuptan bu kutba savrulmaya ve hayallerle oyalanmaya devam edersek bugün dolar olur, yarın yuan, belki başka bir para birimi, belki binlerce kripto paradan biri ya da altına, gümüşe geri dönülebilir veya mal takasına, fark eden sadece alışveriş aracının adı veya alışveriş yöntemi olur, sorunlarımızda, sıkıntılarımızda zerrece eksilme olmaz.

En önemli mal, gıdadır

Maalesef bugün, ekonomik krizde yakalandığımız koronavirüs sorununun, fiyatların ötesine geçerek gıda üretim ve dağıtım sorununa da sebep olacağı anlaşılıyor. Özellikle de virüsün ikinci dalgasına muhatap olmamız durumunda. Nitekim daha şimdiden, sosyal izolasyon ve lojistik aksamalar sebebiyle gıda kaybında artış olduğu haberleri yapılmaya başlandı bile. Ne yazık ki halkın önemli bir kısmının virüsten koruma ve korunmada dikkatsiz davranması, ikinci dalga tehdidinin hiç de uzak olmadığı anlamına geliyor.

Madem verim artıyor, maliyetler niçin düşmüyor?

Verim artışıyla birlikte maliyetin düşeceği, ekonomi bilimi bakımından "iki kere ikinin dört etmesi kadar" kesin bir doğru. Gelin görün ki Türkiye'deki gıda maliyetleri söz konusu olduğunda verim artışı maliyeti düşürmüyor yani iki kere iki, dört etmiyor.