Devlet, manavlık yapmalı mı?

0
192

Haber, gazetelerde 30 Ocak günü yer aldı. Sebze ve meyve fiyatlarının önlenemeyen yükselişine Tarım ve Orman Bakanımız, vatandaşlar olarak aklımıza gelmeyen, gelse bile müsrifliğimizden düşünemediğimiz iki çare bulmuştu:

  1. “Vatandaş bakacak, mevsimi olmayan meyve sebze pahalıysa mevsime göre tüketim yaparsa ürünlerde dengeleme oluşacaktır.”
  2. “Hangi market ucuzsa ürünleri oradan almaya yönelirse fiyatlar dengeye ulaşır.”

Tam biz bu tavsiyelere uyarak market market, manav manav, pazar pazar dolaşmaya ve de mevsimin ürünü olmayan (serada yetiştirilen) ürünleri yememeye karar vermiştik ki 6 Şubat günü Maliye Bakanımız, “Ziraat Bankasının seracılığa destek vereceğini, artık seracıların ve komisyoncuların kafalarına göre iş yapamayacağını, seralara kamu olarak stratejik bir yatırım yapılanmasına girip yatırımlarda olacaklarını” açıklayıverdi.

Demek ki hükûmetimiz, Bakan’ın yüksek fiyatlardan sorumlu tuttuğu seracılar ve komisyoncular kafalarına göre iş yapmasından diye resmen “domates, biber, patlıcan…” üretimi işine giriyordu.

Biz hangi bakanın dediğini tutacağımızı düşünürken Maliye Bakanımızdan ikinci açıklama geldi. Söylediğine göre belediyeler, şehirlerin bazı yerlerine çadırlar kuracak ve buralarda, halk pazarı, market ve manavların sattığının çok altında fiyata sebze ve meyve satacaklardı.

Demek ki sera işinden sonra, belediyeler eliyle, manavlık yapmaya da karar verilmişti. Demek ki yüksek fiyatların sorumluları sadece seracılar ve komisyoncular değildi. Marketçiler, manavlar ve pazarcılar da çok para kazanıyordu.

Hangisini destekliyorum, hangisine itirazım var

Tarım ve Orman ile ilgili açıklamaların Maliye Bakanı tarafından yapılmasına itirazım var.

Tarım ve Orman Bakanı ile Maliye Bakanı’nın açıklamalarının birbiri ile çelişmesine itirazım var.

(Bu iki durumun da sebebini merak ettim. Vardığım sonuç şu: Tarım ve Orman Bakanımızın gündemi farklı… O, daha çok siyaseti biçimlendirmek ve vatandaşı tehdit etmemekle (!) meşgul. 6 Şubat’ta Ödemiş’te yaptığı konuşmadan: “Ben bölgenin evladıyım. Bunu tehdit olarak algılamayın ama beni görmek istiyorsanız seçeceksiniz adamı. Tabii ki ben 81 ilin bakanıyım. Siyasi davranmamakla ilgili sözüm var. Başka bir partinin belediye başkanı ile ne kadar hemhal olabilirsek o kadar oluruz ama bu başkanımız dostumuz olacağı için ne konu varsa konuşacağız, hep birlikte inşallah çözümler bulacağız.”)

Bakanların, vatandaşa akıl vermesine itirazım var. Hiçbirimizin “Mevsiminde ye, ucuz mal almak için market, manav, pazar dolaş.” gibi akıllara ihtiyacımız yok. Siz işinizi doğru yapın ki biz dolaşmak zorunda kalmayalım.

Bakanların, vatandaşı tehdit etmemesine (!) de itirazım var.

Ziraat Bankasının seralar için çiftçiye destek vermesini elbette destekliyorum. Vermemesi düşünülemez çünkü kuruluş amacı çiftçiye destek vermektir. Destekliyorum fakat karar alelacele alınmadıysa; ne kadar alan için, hangi ürünler için, ne kadar destek verileceği planlanmış, destekler sonucunda üretimin hangi ürünlerde ne kadar artacağı, artan miktarın hangi ürünlerin fiyatlarını ne kadar aşağı çekeceği hesaplanmışsa.

Devlet-özel sektör iş birliği ile sebze, meyve yetiştirmesine ise kesinlikle karşıyım. Devletin altyapıya ve piyasalara müdahalesi böyle bir yöntemle yapılamaz. Yapılırsa da beklenen fayda kesinlikle sağlanamaz. Bu tür iş birliklerini ancak ürün geliştirme amaçlı yapılırsa desteklerim. Aslında üzerinde çok düşünmeme ve anlamaya çalışmama rağmen karara bir anlam veremedim. Yani böylesine basit ve işe yaramayacak bir karar olduğunu düşünüyorum.

Sebze ve meyve fiyatlarını düşürmek amacıyla “tanzim satış” yerleri kurulmasını ise komik buluyorum.  Belediyeler bu işten kesinlikle zarar edecek çünkü hâlâ maliyetler konusunu anlamamakta ısrar ediyorlar. “Zarar ederse etsin, sonuçta milletin parası ile millete ucuz ürün satacaklar.” denilebilir fakat sayıları çok az olacağı için tanzim satış yerlerinden faydalanan insan sayısı da çok az olacak. Dolayısıyla tanzim satışın, enflasyon üzerinde hiçbir düşürücü etkisi olmayacak. Olmayacak ama satış yerlerine yakın esnafın ticaretine darbe vurulacak çünkü esnaf yer kirası veriyor, belediye vermiyor; esnaf elektrik, su parası veriyor, belediye vermiyor; esnaf personele maaş veriyor, belediye zaten maaş verdiği personelden birkaçını orada görevlendirecek vs. Hallerin belediyelerin yetki ve sorumluluk alanında olmasının avantajını saymıyorum bile…

Devletin tarım işletmeleri ne işe yarıyor?

Ülkemizin dört bir yanında devletin doğrudan işlettiği 15, özel sektöre kiraya verdiği 18, özel sektörle birlikte işlettiği 2 tarım işletmesi var.

İşletmelerin toplam arazi büyüklüğü 3 milyon 603 bin 741 dekar.

Toplam 35 işletmenin içinde devletin işlettiği de var, özel sektörün işlettiği de var, devletin özel sektörle birlikte işlettiği de var.

Bu işletmelerin arazileri, her türlü tarım ürününü yetiştirmeye ve hayvancılık yapmaya son derece uygun çünkü seçilmiş araziler. Özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarında tarım ve hayvancılığımızın her anlamda lokomotifi oldular. Sonra yavaş yavaş verimsizleştirildiler. Atatürk Orman Çiftliği gibi tamamen amacının dışına çıkarılanlar da var mıdır bilmiyorum. Yakın zamanda arazi olarak payları düşükse de bir kısmı özelleştirildi. Tamamı faal durumdalar. Peki, üretime ve enflasyonla mücadeleye katkıları ne kadar? Sıfıra yakın.

Bugün mucize çözüm olarak sunulanlarla tarım işletmelerinde uygulananlar arasında ne fark var? Hiçbir fark yok. O halde nasıl olacak da devlet-özel sektör iş birliği ile  “domates, biber, patlıcan…” yetiştirilerek tarımımız kurtarılacak, fiyatlar ucuzlayacak? Bu fikre inanmadığım için kızmazsınız inşallah.

Dolayısıyla bizim sorunumuz arazilerin devlet tarafından işletilmesi veya özel sektöre kiralanması ya da özel sektör-devlet iş birliği ile işletilmesi değil. Bizim sorunumuz, işin gereğinin yerine getirilmemesi. Tarım işletmelerinde işin gereğini yerine getiremeyenler/getirmeyenler, başka arazilerde nasıl getirecekler? Oralarda başarılı olamayanlar, çoğu daha verimsiz başka arazilerde nasıl başarılı olacaklar?

Hatırlayacaksınız, sık sık “300 koyun” projesine atıf yapıyorum. Yine yapayım: Yöneticilerimiz diyorlar ki: “Köylüye 300 koyun vereceğiz, bir sene sonra -en az- 300 yavru alacaklar.” Normalde alınabilmesi lazım elbette. Bu durumda şu soruları sormaya hakkımız var: “300 koyundan 300 yavru alabileceksiniz madem, elinizdeki 15 milyon koyundan niçin 15 milyon yavru alamıyorsunuz? Zaten sorunumuz bu değil mi? Neyi değiştireceksiniz de 300 koyundan 300 yavru alacaksınız; neyi değiştirecekseniz, niçin 15 milyon koyun için değiştirmiyorsunuz?”

Bu mantığı (mantıksızlığı) alın, bitkisel ürünlere uygulayın. Değişen hiçbir şey yok.

Ve hatırlatayım:

Et fiyatlarını ucuzlatacağız diye “büyük proje” sloganıyla et ithalatı başlattılar. “Yapmayın, fiyatları düşüremeyeceğiniz gibi hayvancılığımıza da zarar vereceksiniz.” dedik. Yapısal sorunlarımızı sıralayarak “bunlara odaklanmalarını, bunlara harcama yapmalarını.” istedik. Sonuç: Et fiyatları düştü mü? Hayır. Çiftçimiz zarar gördü mü? Evet. Hepimiz zarar gördük mü? Evet. Bugün, devletin elinde fazla et var (Yanlışlıkla fazla ithal etmişler!) ama yine de fiyatlar düşmüyor.

“Soğan, patates fiyatları yükseldi, düşüreceğiz” iddiasıyla depoları basıp “stokçu” avına çıktılar. Mecburen depolanan mallara “stok”, mal sahiplerine “stokçu” muamelesi yapıp el koydukları ürünleri birilerine ucuza sattılar. Yetmedi, ithalat yaptılar. Hepsine itiraz ettik. “Bu şekilde fiyatlar düşmez. Bu işten hepimiz zarar görürüz.” dedik. Sonuç: Fiyatlar düştü mü? Düşmedi. Aksine tavan yaptı ki bugün özel sektörle ortak sebze ve meyve üretmeye karar verdiler. Bu karar da yanlış.

Pazarları basıp pazarcı esnafını “pahalı sebze ve meyve satmakla suçlayıp” pazardan kovdular. “Yanlış yapıyorsunuz. Maliyetlerden haberiniz yok.” dedik, aldırış etmediler. Sonuç: Fiyatlar düştü mü? Düşmedi. Aksine tavan yaptı ki bugün -yine yanlış bir kararla- pazarcılığa, manavlığa soyundular.

Ambalajlı süt fiyatları yüksek diye belediyeler açık süt satmaya karar verdiler. “Ambalajlı sütün fiyatı, belediyelerin veya marketlerin sattığı açık süt fiyatından daha pahalı değil. Üstelik maliyeti daha yüksek olmasına rağmen böyle. Sorun varsa bile böyle çözemezsiniz.” dedik. Sonuç: Ulusal Süt Konseyi, “çiftçinin maliyetleri yüksek” diye çiğ süt taban fiyatlarını arttırdı. Bu bile çiftçinin zararına engel olamadı, olamıyor, olamayacak. Doğal olarak süt fiyatları enflasyonu da hızla artmaya devam etti.

Aslında bütün bu baskınlar ve yapılan açıklamalar, denetimle görevli kişi ve kurumların görevlerini yapmadıklarının zımnen itirafıdır. Enflasyon yükselince panik halinde baskınlar yapıldı. Demek ki ya yapılması gereken düzenli kontroller yapılmıyordu ya yapıldığı hâlde fahiş fiyatlara göz yumuluyordu ya da kamuoyunu tatmin etmek için birkaç günah keçisi bulundu. Bence üçü de doğru. Ortadaki tablodan çıkan en net sonuç budur.

Yöneticilerimiz kabul etmese de sorunlarla ilgili tespitleri doğru değil, dolayısıyla çözüm uygulamaları da çare olmuyor. Bu gerçeğin, bunca tecrübeye rağmen anlaşılamamış olması anlaşılabilir gibi değil.

Bugün ise soruna iki farklı açıdan yaklaşacağım:

Birincisi, kötü de işlese, yerine daha iyisini koymadan, işleyen bir sistemi bozmak, her zaman işlerin daha kötüye gitmesine sebep olur. Sistemi bozmaktan kastım, üretici dâhil, ürünlerin üreticiden tüketiciye ulaşmasına sağlayan sistemin bütün oyuncularının üstüne suçlu suçsuz ayırmadan, yapılıyor denilsin diye gidildiği kanaatidir ki böyle devam ederse, üretimden ve satıştan çekilmeler artacaktır.

İkincisi ve daha önemlisi, yöneticilerimizin,  bir müddettir, yönlendirmekte ve yönetmekte zorlandıkları kanaatindeyim. “Bunda hem yanlış yöntemlerden medet ummalarının hem de yaptırım güçlerinin azalmasının etkisi var.” diye düşünüyorum.

“Yaptırım gücü”nden kastım, polis, zabıta veya maliye elemanlarının baskınlarından umulan sonucun elde edilememesi. Bir yerleri basıyorsunuz fakat fiyatlar hızla artmaya devam ediyor. Dolayısıyla hem “vurguncu” olarak adlandırılanlar cesaretlendirilmiş oluyor hem de piyasalar nezdinde “güven kaybı” yaşanıyor.

Barış Manço rahmet istedi

“Domates, biber, patlıcan…” tartışmalarıyla Barış Manço’nun vefat tarihinin (1 Şubat) çakışması, birçok kişi gibi bana da “Domates, biber, patlıcan” şarkısını hatırlattı.

Belki tesadüf, belki tevafuk… Siz karar verin.

Önce Büyük Usta’yı rahmetle anıyor, ruhuna bir Fatiha okuyor ve yazımı, o meşhur nakaratı paylaşarak bitiriyorum:

“Domates, biber patlıcan

Bir anda bütün dünyam karardı

Bu sesle sokaklar yankılandı

Domates biber patlıcan”

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Buraya lütfen adınızı yazın