Futbol Bankası mı, Ziraat Bankası mı?

0
360

07 Ocak 2019, saat 20.00. Televizyon başındayım (A Spor). Hem dinliyor hem de not alıyorum.

“A Spor’daki konu ile gıdanın, tarım ve hayvancılığın ne ilgisi var?” diye düşünmüş olabilirsiniz. Anlatayım:

Konu: Spor kulüplerinin, borçlarının yapılandırılarak kurtarılması.

(Esas Konu: “Çiftçiler zordayken Ziraat Bankası niçin spor kulüplerini kurtarmaya soyundu?” sorusuna alelacele cevap vermek.)

Söyleşiyi yöneten: Serkan Korkmaz

(Erman Toroğlu ile yaptığı Takım Oyunu programının atmosferinden kurtulamıyor olmalı ki söz konusu kurtarma operasyonuna şüphe ile yaklaşanları “paranoya içinde” olmakla suçladı. -Üzerinize afiyet- o “paranoyak”lardan biri de benim (!).)

Konuk 1: Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı Yıldırım Demirören

(Beşiktaş Spor Kulübü’nün eski başkanı. 2012 yılına kadar 9 yıl başkanlık yaptıktan sonra Türkiye Futbol Federasyonuna (TFF) geçiş yaptı. TFF Başkanlığı devam ediyor. BJK’yı borç batağına sokan başkan, olarak anılıyor. TFF başkanlığı dönemi de futbol takımlarının en fazla borçlandığı dönem oldu. Kendi deyimiyle “Kulüplerimizin sürdürülebilir kredibilitesi kalmamıştır, hepsi batık durumdadır.”Herkes gerçekleri konuşmalıdır.” da diyor. Son 16 yıldır bu işin içinde olan da 2012’den beri başında olan da kendisi olmasına rağmen yine ona göre “gerçekleri konuşmayanlar başkaları”.)

 Konuk 2: Ziraat Bankası Genel Müdürü ve Bankalar Birliği Başkanı Hüseyin Aydın

(Birkaç yıllık Halk Bankası geçmişi de var fakat çalışma hayatına başladığı Ziraat Bankası, çalışma hayatının geçtiği yer. Profesyonel bankacı. “Çiftçiler zordayken Ziraat Bankası niçin spor kulüplerini kurtarmaya soyundu?” eleştirilerinin odağındaki kişi.)

Her ne kadar konuyu mecburen “spor kulüpleri” ifadesi üzerinden değerlendireceksem de aslında asıl sorun “futbolun finansmanı” yani kurtarılmaya çalışılanlar, başta 4 büyükler olmak üzere futbol kulüpleri.

Neler söylediler?

Konuşmaların tamamını yazmayacağım elbette. Yıldırım Demirören’in söyledikleri ile de ilgilenmiyorum. İlgilendiğim Ziraat Bankasının durumu. Bu yüzden Hüseyin Aydın’ın söylediklerini özet olarak paylaşacak ve değerlendireceğim:

“Borç silme olmadığını, eski borçları yapılandıracaklarını; kulüplere el konulmayacağını” söylüyor fakat ödeyemeyenlere ne işlem yapılacağını söylemiyor.

Yapılandırma faizini de söylemiyor. “Her kuruluşun durumunun farklı olduğunu, bu sebeple hepsine aynı işlemi yapamayacaklarını” söylüyor ama “borçların piyasa şartlarında yapılandırılacağını” da söylüyor. Elbette her kuruluşa aynı işlemi yapamazlar, haksızlık olur fakat daha düşük faizle aldıkları krediyi ödeyemeyenlerin, piyasa şartlarında faizlendirilecek ve dolayısıyla daha yapılandırıldığı anda kendiliğinden artacak borcu nasıl ödeyecekleri belli değil.

Bu noktada “vadelerin uzayacağından, belli sürelerle tahsilat yapılmayabileceğinden, tahsilatın başlama zamanını öteleyebileceklerinden” söz ediyor. Bu da anlaşılır bir savunma fakat durumu kamuoyuna mümkün olduğunca risksiz, basit gösterme çabalarını anlamakta zorluk çekiyorum. Örneğin diyor ki: “10 milyar liralık borç var. Yayın geliri sadece 3 milyar lira. 4 yılda zaten kendi kendini öder bu sistem.” Eyvah ki eyvah! Bu kadar basitse kulüplerin borcu 9 yıl içinde nasıl oldu da yüzde 1584 arttı? Niçin tahsilat yapmadınız? Kulüplerin yayın gelirlerine el konulacaksa, kulüpler diğer gelirleriyle sportif faaliyetlerini yürütebilecekler mi?

Kulüplerin “nereden tasarruf edeceklerini” de sayıyor. “Transfer yaparken tekrar tekrar düşüneceklerini” söylüyor. Doğru, düşünmeliler fakat devamında “Faaliyetlerinizi 10 kişiyle yapıyorsanız, belki 2 kişiyle yapacaksınız.” diyor. Bunu o kadar rahat söylüyor ki yarın iş adamlarının borçlarını yapılandırmaya başladıklarında onlara da “1000 işçiyle çalışıyorsanız 200’e indirin.” mi diyecek acaba diye düşünmeden edemiyorum. Hâlbuki kulüplerin borçlarının yapılandırılmasını hatta onlara tekrar borç verilmesini savunurken “kulüplerde birçok çalışanın da olduğunu, onarı da düşündüklerini” söylemişti.

Aydın, “kulüplerin borçlarının tamamını Ziraat Bankasının üstlenmeyeceğini, bunun bilgi kirliliği olduğunu, niçin böyle düşünüldüğünü anlayamadığını” da söylüyor. İnşallah üstlenmiyordur çünkü bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan, “şahıs kredi kartı borçlarının Ziraat Bankası çatısı altında toplanacağını” duyurdu. Toplansın veya toplanmasın demiyorum fakat Ziraat Bankasının yükü sürekli artıyor. Banka, gücünü tarım dışına aktardıkça tarıma olan katkısı da o oranda azalacaktır.

“İnşallah üstlenmiyordur.” benim şüphe cümlem. Niçin şüpheliyim? Çünkü Hüseyin Aydın sorulara net cevaplar vermiyor. Örneğin sık sık “yapılandırma işlemini sadece kendilerinin yapmadığını, 15 finansal kuruluşun işin içinde olduğunu” söylüyor. Bu da onun savunma cümlesi.

Bu cümle üzerine ekonomi basını yayına ileti göndererek “finansal kuruluşların adlarını ve alacak miktarlarını” sordu.

Cevap: “On beşin üstünde finansal kuruluş, futbol kulüplerini kredilendirmiş. Dört banka kredilerin büyük kısmını vermiş. Benim bankam ikinci sırada.”

Bankasının ne kadar alacağı olduğunu (ne kadar miktarı kredilendireceğini) söylemiyor. Birinci sıradaki alacaklı bankanın adını söylemiyor (Birinci sıradaki Ziraat Bankası değilse geriye tek ihtimal kalıyor: Halkbank. Diğerlerinin alacakları “devede kulak”.) Dört bankanın adlarını söylemiyor. 15 veya daha fazla finansal kuruluşun adlarını söylemiyor. Sormakta ısrar etseniz muhtemelen “ticari sır” veya “devlet sırrı” denilecektir.

“Yapılandırmanın bir defaya mahsus mu yapılacağı” sorusuna ise “tekrar yapılabileceği” şeklinde cevap veriyor. Hâlbuki “alacakların 4 yılda tahsil edilebileceğini, dolayısıyla bankacı olarak böyle bir borç verme işine her zaman gireceğini” söylemişti. Tahsilatın sağlanabilmesi için TFF’nin çıkaracağı yeni ceza mevzuatına da atıf yapmıştı. Bunlar çelişkili ifadeler.

Hüseyin Aydın, “sanki o borçları biz vermiş ve takip etmemişiz ve sanki yapılandırmaya tümden karşıymışız gibi” biz paranoyaklara “Daha önce bunlar yapılmadı, yanlışlar yapıldı diye biz de doğrusunu yapmayalım mı?” diye de soruyor.

O bunları söylerken gayriihtiyari şöyle düşünüyorum:

Daha önce yanlış yapanlar sıralamasında başı çeken iki kişi yan yana oturuyor.

Ziraat ve Halk Bankası niçin kuruldu?

Her ne kadar zaman içinde bankacılık hizmetlerinin alanı genişlemişse de ihtisas bankacılığı bütün dünyada önemini koruyor. Bizde ise her alana saldırmak gibi bir yol takip ediliyor. Özel bankalar hangi alanlarda iş yaparlar, nasıl yaparlar, bir noktaya kadar beni ilgilendirmiyor. Söz konusu devlet bankaları olduğunda ise hepimizin söz hakkı var.

Aşağıdaki satırlar Ziraat Bankası ve Halkbank’nın web sitelerinden alınmıştır.

Ziraat Bankası, varlık sebebini şöyle anlatmış:

“19. yüzyılın (1800-1899) ilk yarısında Osmanlı İmparatorluğu’nda, ticaret ve finansmanda batılı modellerin benimsenmesiyle birlikte, yabancı bankalar ülke toprakları içinde faaliyet göstermeye başlamıştı. O dönemlerde ülkede henüz, ulusal niteliğe sahip bir bankacılık sisteminin kurulması için yeterli sermaye birikimi oluşmamıştı ve bir kaynak oluşturma aracı olarak millî bankaların varlığından söz edilemiyordu.

Bu durumdan en çok zarar gören kesim ise çalışan nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan çiftçilerdi çünkü tamamen kendi kaderine terk edilmiş tarım kesiminde, geçim sıkıntısı içinde bulunan büyük bir çiftçi topluluğu başvurabilecekleri kurumsal bir finansal yapı olmadığı için, sürekli olarak özel şahıs kredilerine muhtaç durumdaydı. Kredileri verenler, bu işi meslek edinmiş faizci kimselerin yanı sırı, tarım gereçlerini satan tüccar, toptancı, ihracatçı, komisyoncu, kabzımal ve köy bakkalı gibi çeşitli ticaret erbabı ve esnaflardı.”

Bu durumdan çiftçiyi kurtarmak için önce “Sandıklar” kurulmuş. Sonra 1888’de 2. Abdülhamit, Ziraat Bankasının kuruluşunu onaylamış. 1916’da Ziraat Bankası için yeni bir yasa çıkarılmış. Yasanın 1. maddesinde şunlar yazıyor:

“Ziraat Bankası, çiftçilere kolaylık sağlamak ve tarımın gelişmesine yardımcı olmak için kurulmuştur.”

Bu noktada soralım:

Çiftçimiz, bugün itibarıyla geçim sıkıntısı çekmekten kurtuldu mu, kaderine terk edilmişlikten kurtuldu mu, tefecilerden kurtuldu mu, ürününü ucuza kapatan tüccardan kurtuldu mu?

Soruları cevaplamadan önce günümüz verilerine göz atalım:

Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Özden Güngör’ün BDDK verilerine dayanarak verdiği bilgiye göre çiftçimizin 2007’deki tarım kredi borç stoku 10,5 milyar TL iken bu rakam 2010’da 22,8, 2015’te 61,3, 2016’da 72,9, 2017’de 86,9, 2018’in Haziran ayına kadar 97,8 milyar TL’ye yükselmiş. 97,8 milyar TL’nin yüzde 68’i kamu bankalarına, yüzde 11,9’u yerli özel bankalara, yüzde 20,1’i yabancı özel bankalara imiş.

Verileri ister “Ne güzel! Çiftçimize verilen kredi miktarı kat be kat artmış, Ziraat Bankası görevini yapmış.” olarak yorumlayın, isterseniz “Çiftçimizin borcu kat be kat artmış.” diye yorumlayın; vicdanınıza kalmış.

Bunlar da Halkbank’ın web sitesinden:

“Kalıcı bir ekonomik kalkınma, sosyal denge ve toplumsal barışın korunması için uygun koşullarla esnaf-sanatkâr ve küçük meslek sahibine kaynak aktarmak ve sermaye birikimini başlatmak amacıyla Türkiye Halk Bankası 1933 tarihli ve 2284 sayılı “Halk Bankası ve Halk Sandıkları Kanunu” kapsamında kurulur.

Bugün Halkbank, yurt çapına yaygın şubeleri, büroları, özel işlem merkezleri ve yurt dışı temsilcilikleri ile hizmet vermeye devam etmektedir. Halkbank, misyon bankası olarak bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da ülkemiz ekonomisinin temelini oluşturan esnaf, sanatkâr ve KOBİ’lerin yanı sıra üretim, yatırım ve istihdamın artışına katkıda bulunan tüm girişimcileri çağdaş bankacılık anlayışıyla desteklemeye, sektörün güçlü ve güvenilir bankası olarak devam edecektir.”

Peki, esnaflarımız, sanatkârlarımız, KOBİ sahiplerimiz ve çalışanları bugün itibarıyla geçim sıkıntısı çekmekten kurtuldu mu, kaderine terk edilmişlikten kurtuldu mu, tefecilerden kurtuldu mu?

“Kurtuldu.” diyorsanız, Halkbank kaynaklarını istediği gibi kullansın; bir itirazımız olmaz.

Sonuç olarak…

Spor kulüplerinin borçlarının yapılandırılmasını değil, niçin bu borçların dikkatsizce verildiğini ve bugüne kadar tedbir alınmadığını sorguluyorum.

“Niçin Ziraat ve Halkbank?” diye sorguluyorum. Devlet, belediyeler ve kamu kuruluşlarına bağlı spor kulüpleri yoluyla zaten sporun, açık ara “1 numaralı” sponsoru iken ve devasa miktarda paralar buralara harcanıyorken, ekonomimizin en önemli iki alanını geliştirmek için kurulan bu iki ihtisas bankamızın niçin futbolu kredilendirme işine girdiğini sorguluyorum.

Bütün bu süreçte niçin kamuoyundan bilgi saklandığını sorguluyorum.

Yetki ve sorumluluk makamındaki zatların, soruları doğru düzgün cevaplamak, şüpheleri şeffaf cevaplarla ortadan kaldırmak varken “Ne olmuş yani?” tavrını, rahatlığını, pişkinliğini ısrarla sürdürmelerini sorguluyorum.

İşlerin bu hâle gelmesinde sorumluluğu olan insanların, futbol kulüplerini kurtarma operasyonunun adını “Malî Devrim” koyarak kahraman pozları takınmalarını sorguluyorum.

Devlete (millete) ait bankaların ve kuruluşların faaliyetlerinin millet tarafından takip edilmesinin, bunlarla ilgili yorumlar yapılmasının birilerini niçin rahatsız ettiğini sorguluyorum.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Buraya lütfen adınızı yazın