Yaklaşımların ekonomiye derin etkileri üzerine

0
2523

Önce biraz felsefe yapayım:

Ekonomi ile ilgili düşüncelerimi kamuoyu ile paylaşmaya karar verdiğim 2014 başından itibaren döviz, borsa, faiz, enflasyon, işsizlik, tarım politikalarının ekonomiye etkisi, Türkiye ve dünyadaki politik gelişmelerin ekonomiye etkisi gibi birçok konuyu bağımsız veya birlikte ele aldım, değerlendirmeler yaptım.

Çeşitli konularda değerlendirme yapmanın kolay ve zor yanları vardır. Kolay yanı, olmuş olayları değerlendirmektir. Doğru veya yanlış, bu değerlendirmeleri herkes yapabilir; yapar da zaten. Zor yanı ise doğru öngörülerde bulunabilmektir. Geleceği inşa etmek bakımından bu öngörüler son derece önemlidir.

Öngörülerimi üç aşamadan geçiririm:

  1. Duruma etki eden her türlü veri.
  2. Sürdürülebilirlik.
  3. Karar vericilerin yaklaşımları (Karar vericilerin soruna bakış ve onu ele alış biçimi).

Veriler bana halihazırdaki durum ve ne yapılması gerektiği; karar vericilerin yaklaşımları ise bir konuda nasıl davranacakları ve ne karar verecekleri konusunda fikir verir. İkisini birleştirdiğimde “Verilerden hareketle şöyle yapılması gerekir fakat yetkililer, şu sebeplerle, şöyle davranacakları için sonuç şöyle olur.” derim.

Sürdürülebilirlik, konulara geniş açıdan bakmamı sağlar ve veriler ışığında önereceğim yapılması gerekenin olmazsa olmazıdır.

“Sürdürülebilirlik” her alanda sıkça duyduğumuz bir kelime fakat ifade ettiği anlamı çoğunluğun pek iyi anladığını düşünmüyorum. Kendi anladığımı şöyle anlatayım:

“Sürdürülebilirlik” ile “sürdürülemezlik” arasındaki fark, “hayat” ile “ölüm” arasındaki farkı ifade eder. Diğer bir deyişle “sürdürülebilirlik”, “hayat”; “sürdürülemezlik”, “ölüm” demektir.

Ben, ele aldığım konulara bu şekilde yaklaşıyorum ve bu yaklaşım biçimine “gerçekçilik” diyorum. Gerçekçilik, tarafsız olmanızı da sağlıyor.

Övgü, eleştiri, uyarı, tavsiye ve öngörülerimin tamamını bu çerçevede yapıyorum.

Bu konuyu, böyle uzunca anlatacak kadar önemsiyorum çünkü “gerçeklikten” uzak yaklaşımlar istenmeyen sonuçlara sebep oluyor, ülkeme ve milletime “zaman, para ve güç” kaybettiriyor.

Yaklaşımı, başlangıç noktası olarak görüyorum. Başlangıç noktamız gerçekliğin dışındaki farklı sebepler ise “gömleğin ilk düğmesini yanlış iliklemiş” oluyoruz, dolayısıyla diğer düğmelerin doğru iliklenebilme ihmali ortadan kalkıyor.

Bu kadar “felsefe” yeter!.. Anlattıklarımı güncel örneklerle somutlaştırayım:

Elektrikli yerli traktör yaptık mı?

Temmuz ortalarından beri “yerli elektrikli traktör” yine revaçta. Son olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan “prototipinin” direksiyonuna geçti.

(“Yerli” kelimesinin altını çiziyorum. Yerli ayrı, millî ayrı. Karışmasın.)

Ardından Tarım ve Orman Bakanı Pakdemirli’den bir açıklama geldi:

“İşin doğrusu şu, biz böyle bir inisiyatif başlattık. Türkiye elektrikli traktörde bir lider olabilir mi, lokomotifin başında olabilir mi? Traktörle ilgili henüz ne Çin’de ne de başka ülkede olmadığını gördük. Türkiye’de bu işi yapan bir firma var. Bir prototip, şimdi ikinci prototip çıkıyor. 5-6 ayda prototipi meydana getirdik. Prototipi yapmış olmak ertesi gün üretime geçeceğiz anlamına gelmiyor, prototip yüzde 25 demektir. Bu artık bir gelişim sürecine girecektir. Ana amacımız devlet olarak bu traktörü üretmek değil, özel sektörün yapması ve bu konuda teşviklerin verilmesi. Gerekli destekler sağlanacak. Sanayi Bakanlığının da içinde olacağı bir kurulla birlikte bu işi üretimine hazır olan bu traktörü ne zaman Türk çiftçisiyle ne zaman kavuşturabiliriz. Bunu ileriki günlerde planlıyor olacağız. Tahmin ediyorum 1-1,5 sene içerisinde bu üretim gerçekleştirilebilir. Konunun henüz başında olduğumuzu böyle bir traktörün yapıldığını yapılabildiğini Türk çiftçisiyle paylaşmış olduk. Patlar motora göre çok daha güçlü. Yüz akı bir prototip oldu.” 

Böyle açıklamalar insanı keyiflendiriyor değil mi! “Keşke!” diyoruz, “İnşallah!” diyoruz ama keşke bu kadar basit olsaydı.

Şimdi lütfen Pakdemirli’nin söylediklerini tekrar okuyun. Elektrikli traktörle ilgili kafanızda şekillenen hangi sorulara cevap bulabildiniz?

Dünyada henüz olmayan bir teknoloji ürününün ilk olarak Türkiye’de üretilmesi ve Türkiye’nin bu konuda lider olmasının bugünkü şartlarda ne kadar gerçekçi bir söylem olduğu bir tarafa, böyle yatırımlar son derece pahalı yatırımlar. Kaç paradan söz ediyoruz ve var mı bu miktarda paramız? Tabii diğer yandan 15 yıldır yerli otomobil yapıyoruz, yerli uçak, yerli helikopter, yerli savaş gemisi, yerli uçak gemisi vs. Hepsine aynı anda soyunmak ise başka bir tuhaflık. Bırakın üretip kullanılır hâle getirmeyi, kaynaklarımızın, hepsini birden geliştirmeye bile yetmeyeceğini bile bile böyle gayretler içinde olmak, hiçbirini yapamamak anlamına geliyor.

Diyelim ki yaptınız? Kaça mal edip kaça satacaksınız? Biliyoruz ki elektrikli traktörün sadece pili en az 50 bin dolar ve ithal edilmesi gerekiyor. Kime satacaksınız? Çiftçiye. Bütün Türkiye’de şarj istasyonları kurmanız gerekiyor. Bir şey daha söyleyeyim: Türkiye’de uzun yıllardır fosil yakıtlarla çalışan traktör üretiliyor. Üreticilerin bilineni Türk Traktör ve yılda 50 bin traktör üretiyor, dörtte birini 130 ülkeye ihraç ediyor. Gelin görün ki markalar New Holland, Case IH ve Steyr. ABD ve Avusturya markalı traktörlerin motorları Türk Malı olacak değil herhalde.

Neyse… Cevaplanması gereken onlarca soru var ve hepsini geçiyorum. Beni asıl rahatsız eden üslup:

“Tahmin ediyorum 1-1,5 sene içerisinde bu üretim gerçekleşebilir.”

Bir önceki cümlede ise “Bunu ileriki günlerde planlıyor olacağız.” diyor.

Bütün dünyaya traktör satma, ilk ve lider olma hedefiyle yola çıktığımızı söylüyoruz ki sadece seri üretiminin maliyeti milyar dolarla ölçülebilir ama 1-1,5 sene içerisinde üretilebileceğini tahmin ediyoruz öyle mi!

Tahmin…

“Planlıyoruz.” değil, “Tahmin ediyoruz.” Tahmin tutmazsa sorun yok; 2, 3, 5 sene de olabilir.

Bakan Pakdemirli’nin anlattıkları içinde “veri” ve “sürdürülebilirlik” bulabildiniz mi? Planlamayı henüz yapmadıklarını, ileriki günlerde yapacaklarını kendisi söylüyor zaten ve “ileriki günler” hedefinin işaret ettiği somut bir zaman aralığı bile yok.

“Yerli elektrikli traktör” yapımına böyle yaklaşılıyor ise eğer, projeyi başarılı bir şekilde hayata geçirebilmek mümkün mü sizce?

(Son okumayı yaparken bir televizyon kanalında şöyle bir haber dinledim: Güney Kore, Japonya’dan ithal ettiği bazı malları 7 yıl içinde kendileri üretmek için 6,5 milyar dolarlık bütçe ayırmış. Bir cümlelik bu haberin içinde bile iki veri var: 7 yıl ve 6,5 milyar dolar. Araştırsak diğer detayları da buluruz. Gerçekçilik bu işte: İçinde veri var, planlama var, gerçekçilik var. Bu da bir devlet yaklaşımı, elektrikli traktör de.)

Hazine ve Maliye Bakanı’nın 1 yılı

Son 15 günün önemli haberlerinden biri de Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak’ın, kendi görev süresinin ilk yılına dair açıklamalarıydı. Kendini överken söylediği cümlelerden biri de şu:

“Son bir yılda Türkiye’ye güvenip yatırım yapanlar %20 ilâ %60 arasında para kazandı, yani Türkiye’ye güvenen yatırımcı kazandı. Aksi işlem yapanlar ise %15 kaybetti.”

Orada olmadığım için soramadım, buradan sorayım:

Bizim şirketlerimiz en büyüklerinden en küçüklerine kadar büyük sıkıntılar içindeyken, işsizlik tavan yapmışken, borç gırtlağa dayanmışken kim bu yüzde 20 ila yüzde 60 arasında para kazanan yatırımcılar ve neye/nelere yatırım yaparak kazandılar? Örneğin içlerinde bir tane fabrika açan var mı, üretimini arttıran, yeni işçi alan var mı?

Albayrak, Haziran-Temmuz’da Türkiye’ye 10 milyar doların üzerinde fazla para girişi olduğunu” da söyledi. Bakmadığım yer kalmadı, bu 10 milyar doları bulamadım, bulabildiğini söyleyene de rastlamadım. Acaba “1 milyar dolar, demek istedi de dili mi sürçtü?” diye düşündüm fakat o kadarını bile bulamadım. Diğer taraftan “Olmadan bu kadar paranın lafı edilmez.” diye de düşünüyor insan ve açık söylemek gerekirse korkuyor çünkü böyle paralar gelir, dövizi baskılar (düşürür), sonra aynı hızla çıkar ve doları yükselterek ocağımıza incir ağacı diker. Şimdiye kadar hep böyle oldu, bundan sonra farklı olmasını beklemek saflık olur.

Bakan Albayrak, -doğal olarak- MB’nin faiz indirimi oranını (425 baz puan) desteklediğini söyledi. Ben, FED’in faiz indirim kararını beklemeden “bu oranda” faiz indirilerek aceleci davranıldığı görüşümde ısrarlıyım. İndirimin ilk sonuçlarının olumlu olması böyle devam edeceği anlamına gelmez. Niye böyle düşünüyorum? Dünyanın rezerv parası doların değerinin düşürülmesi “ihracatta rekabet” gibi makul sebeplere dayandırılsa bile, daha fazla değer kaybının “doların rezerv para olma özelliğine zarar vereceğini” düşünüyorum. Çin’in de yine “ihracatta rekabet” sebebiyle Yuan’ın değerini daha fazla aşağı çekebileceğini düşünmüyorum. Fazlası, Çin’in sermaye piyasalarına ve Çin ekonomisine duyulan güvene darbe vuracaktır. Zaten uzun süreli kârsız ihracatın Çin’e kazandıracağı bir şey de yoktur, geri dönmeyen krediler ve iflas eden şirketler gibi kaybedeceği çok şeyi olacaktır. Diğer bir söyleyişle geldiğimiz noktada, AB ve Japonya da dâhil, ülkelerin para birimlerinin değerini düşürmeye devam etmelerini gerçekçi bulmuyorum çünkü sürdürülebilir değildir. Bu noktada, Türkiye için faiz indirimindeki gerçekçi yaklaşım, gelişmelerin yakından takip edilerek karar alınmasıdır. “Faiz sebeptir, enflasyon sonuçtur.” tezini öne alan bir faiz indirim stratejisi gerçekçi değildir.

Albayrak, “inşaat şirketlerini kurtarmak gibi bir düşüncelerinin olmadığını” da söyledi. Ardından, 1 Ağustos’ta Ziraat Bankası’nın 500 bin liraya kadar 180 ay vadeli konut kredi faizini yüzde 0,99 olarak belirlediği duyuruldu. Ziraat Bankasını Vakıfbank ve Halk Bankası takip etti.

Söylenen şu: Kabaca yıllık yüzde 12 faiz ile ev kredisi verilecek. Kredi, diğer ücretlerle vatandaşa yüzde 13’e mal olacak. Herkese verilmeyecek tabii. Bir sürü şartı var ama bunları geçelim.

Bu bankalar, kredi olarak verdikleri parayı yüzde kaç faizle topluyorlar?

Örneğin Vakıfbank’ın sitesine girip hesaplayın: 100.000 TL yatırırsanız, yıllık 14,50’den faiz ödüyor. Peki, verdiği ev kredisinin faizi ne kadar: yüzde 12. Diğer bir söyleyişle yüzde 14,50’den para topluyor, sonra bu parayı yüzde 12’den satıyor.

Sadri Alışık’ın “Ali Baba ve Kırk Haramiler” filmini seyredenler bilir, orada bir özendirmeli (promosyonlu) odun satma sahnesi vardır. Neredeyse o hesap!..

Gelelim işin esasına: Ne oldu şimdi! Hani hükûmetin, inşaat şirketlerini kurtarma gibi bir düşüncesi yoktu? İnşaat şirketlerine doğrudan para vermediniz, borçları doğrudan üstlenmediniz, stokları satın almadınız; tamam ama bizim cebimizden maliyetinin çok altında kredi vererek dolaylı olarak “şirket kurtarma operasyonu” yapıyorsunuz.

Bu oyunun diğer tarafı şudur:

Satış kampanyasını böyle yaparsanız, konut fiyatları yukarıda kalır. Yani 300 binlik evi 500 bine almaya devam edeceğiz. Hatta fiyatlar daha da yükseltilecek. Bu şartlarda faiz resmî olarak düşürülmüş olsa bile malın gerçek değeri üzerinden bakıldığında alıcı fazladan para ödemeye devam edecek. Fiyatlardaki şişkinlik muhafaza edilecek ki kriz atlatılmaya başladığında fiyatların alt sınırı yüksek kalabilsin.

(Emlak fiyatlarındaki şişkinliğin, 2008’de ABD’de başlayan ve dünyanın hâlâ kurtulmaya çalıştığı ekonomik krizin sebebi olduğunu aklımızın bir köşesinde tutalım.)

Peki, bunca dolambaçlı yola rağmen, faiz indirimi konut satışlarında anlamlı bir artış sağlar mı? Bana göre sağlamayacak. Hep birlikte takip edelim.

“Dolambaçlı yol” tanımlamamı açıklamam gerekiyor çünkü buradaki sorun, bankaların anlaşmalı inşaat şirketlerinin mallarını alanlara yapacağı faiz indiriminde değil. Değilse niye eleştirdim? “İnşaat şirketlerini kurtarmak gibi bir düşüncemiz yok.” dedikten hemen sonra “dolambaçlı yollardan” kurtarılmaya çalışıldığı için. Bu noktada “dolambaçlı yol”, Bakan Albayrak’ın yaklaşımını temsil ediyor.

Yine aynı uygulama yapılsaydı fakat yapılacaklar kamuoyuna şöyle açıklansaydı itiraz etmezdim:

“Devlet bankaları, anlaşmalı inşaat şirketlerinden şu şartlarda konut alanlara yüzde 0,99’dan kredi verecek. Bu uygulama ile şu kadar konut satılacağı, bankalarımızın inşaat şirketlerinden tahsil edemediği alacaklarından şu kadarının tahsil edilebileceği, kampanyanın devlet bankalarına (ayrı ayrı söylenirse daha iyi olur) şu kadar maliyet getireceği hesaplandı. Öngörülen şu kadar zarara rağmen, borçlu şirketlerin tekrar aktif hâle gelmesi, şu kadar çalışanın işsiz kalmaması, şu kadar vatandaşımızın ev sahibi olması gibi ekonomik ve sosyal faydaları düşünüldüğünde, bu kampanyanın, bu kriz ortamında faydalı bir uygulama olacağını düşünüyoruz vs.”

Ana fikir bu.

Bırakın artık “Şirket kurtarıyorlar, denilmeye başlanırsa ne yaparız?” korkularını. Hesabınızı kitabınızı yapın, çıkın vatandaşın karşısına açık açık anlatın, sonra da gerekeni yapın. Elbette siyasi bedelleri olacaktır fakat emin olun, dolambaçlı yolları tercih ettiğiniz müddetçe bedel, hepimiz için çok daha ağır olacak.

Umarım yaklaşımlar arasındaki farkı iyi izah edebilmişimdir.

Faizi indirdik ne oldu; battık mı, bittik mi?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Faiz sebep, enflasyon sonuçtur.”dan sonra, MB’nin 425 puan faiz indiriminin “ilk sonuçlarına” bakarak yeni bir talihsiz açıklama daha yaptı:

“Faizi indirdik ne oldu; battık mı, bittik mi?”

Faiz indiriminden sonra, önce gelişmelere bakılıp ardından böyle söyleneceğini adım gibi biliyordum. Biliyordum çünkü bu tür konulara yaklaşımlarını biliyordum. Bu söylemin devamı, MB’ye, daha fazla faiz indirimi için her fırsatta baskı yapmak olacak.

“Faizi indirdik ne oldu; battık mı, bittik mi?” sözünü herhangi biri söylese sorun olmaz. “Ben haklı çıktım.” demenin dayanılmaz baskısı sebebiyle insani bulunup makul karşılanabilir, fakat devletin başındaki kişi söylediğinde ciddi sorunlara kapı aralanmış olur. Örneğin önümüzdeki bir yıllık süreçte dünyanın ve Türkiye’nin içinde bulunduğu ağır siyasi, askerî, ekonomik ve sosyal sorunlar sebebiyle yüksek faiz indiriminde acele etmiş olmamızın tersi sonuçlarıyla karşılaşırsak ne olacak? Birkaç gün sonra da alınabilecek bir kararı aceleyle almak ve bunun risklerini göze almanın gerçekçi bir gerekçesini bulamıyorum.  

Şimdi konuyu bir de kendi yaklaşımımla ele alayım: Yine aynı uygulama yapılsaydı fakat MB’nin faiz indirimi için şöyle bir yol takip edilseydi itiraz etmezdim:

MB Başkanı Murat Çetinkaya görevden alınmasaydı da yapılacağı kesin olan yaklaşık 200 baz puan kadar faiz indirimi yapılsaydı. Birkaç gün sonraki FED kararından sonra da şartlar hâlâ uygunsa olağanüstü bir toplantıyla 200-250 puan daha indirilseydi.

Daha fazla faiz indirimi için MB’ye baskı yapılmaya devam edilmesini de doğru bulmuyorum. Bu baskının insanlara verdiği mesaj şudur:

“Dünyada olup bitenlerin önemi yok. Biz her şartta faizleri hızla aşağı çekeceğiz.”

Oysa AB, Japonya ve Çin’in faiz indirimi ile AB ve Japonya’nın parasal genişleme sinyalleri faiz indirimi için bizim elimizi zaten rahatlatıyor. Dolayısıyla bu örnekler verilerek şartlar müsait olduğu müddetçe faiz indirim fırsatının değerlendirileceği söylenebilirdi ve buna kimsenin itirazı olmazdı fakat dünyadaki şartlar tersine dönerse faiz artırmaktan kaçınılmayacağı sinyali gönderilerek sermaye piyasalarına ve halka, verilere dayalı gerçekçi politikalar izlendiği izlenimi verilebilirdi. Yüksek faiz indiriminin doları yükseltme ihtimali de hesaba katılarak, bu durumda alınacak tedbirler bile kamuoyu ile paylaşılabilirdi.

Hangi yaklaşımın doğru olduğuna elbette sizler karar vereceksiniz.

Yeni MB Başkanı’nın ilk toplantısı

MB’nin Yeni Başkanı Murat Uysal, salona girişinden itibaren gergindi, sorular uzayınca bıkkınlığın getirdiği derin nefes almalar başladı fakat içinde bulunduğu şartlar düşünüldüğünde bu hâlini normal karşıladım. Yerinde olmak istemezdim doğrusu.

Bütün sorulara cevap vermesi olumluydu.

“Parasal duruşun makul olup olmadığı konusunda baktığımız bir gösterge emsal ülkelerin reel faizi.” dedi fakat bu ülkelerin adlarını sayamadı.

“Türkiye’de faize yatırım yapılabilmesi için yatırımcının elde edeceği ‘tatminkâr faiz getirisi’nin (makul reel faiz) ne kadar olması gerektiği” sorusuna da cevap veremedi. Kolay cevaplanamayacak bir soru olduğunu kabul ediyorum fakat toplantının sebebi bu olunca ikna edici cevap vermek zorundasınız. Faizlerin hangi seviyede olacağının kararı “makul reel faiz”in ne kadar olacağı ile doğrudan bağlantılı olduğu için, oranlar zaman içinde değişecek olmakla birlikte, emsal ülkelerin reel faizlerinin de dikkate alındığı anlaşılabilir bir hesaplama formülü söylenebilmeliydi. Söylenemiyorsa “faizin hangi ölçüye göre indirilip çıkarıldığı” konusu ortada kalır ki buradan hareketle MB’nin varlığı bile sorgulanabilir.

Başkan Uysal, enflasyon tahminlerinin hangi gerekçelere dayanarak aşağı çekildiği sorusuna tatmin edici bir cevap veremedi. MB, piyasaları yönlendirme iddiasıyla (önden yüklemeli) faizde epeyce yüksek bir indirim (425 baz puan) kararına imza attığı için, piyasalara hâkimiyetini belli eden detaylı bilgiler bekledik.

Diğer yandan enflasyon, MB’nin ilan ettiği orana hatta onun da altına inecekse piyasalar daha da daralacak ve işsizlik artacak demektir. Oysa faiz indirimi, piyasaları hareketlendirmek ve büyümeyi artırmak için yapılmıştı. Hem piyasaların hareketlenmesini hem de enflasyonun hızla düşmesini beklemek ne kadar gerçekçi? Ayrıca bu süreçte doların, Türkiye’nin ekonomik faaliyetinde faiz ve enflasyondan daha etkisiz bir etkileyen gibi değerlendirilmesini büyük bir hata olarak görüyorum.

Başkan Uysal’a, MB’nin yedek akçesinin Hazine’ye devredilmesi ve oradan piyasada dolaşıma girmesinin enflasyonun yükselmesine sebep olup olmayacağı da soruldu. Başkan bu soruya, “böyle bir durumda bu paranın piyasadan geri çekilebileceği” şeklinde cevap verdi.

Bence yedek akçe sorusu ve Uysal’ın verdiği cevap, toplantının en önemli kısmıydı. Kafama takılan sorular şunlar: 20 milyar TL kadar bir para enflasyona sebep olacaksa, faizleri de piyasadaki parayı bollaştırarak ticareti arttırmak için yaptıysak, MB’nin enflasyonu düşürmek için yaptığı yüksek faiz indiriminin, tersine enflasyona sebep olacağını baştan kabul etmiş olmuyor muyuz? Başkan’ın cevabından hareketle, 20 milyar TL’nin bile enflasyona sebep olma ihtimali varsa devlet bankaları niçin konut kredisi faizlerini 0,99’a, ihtiyaç kredisi faizlerini 1,49’a çekerek piyasaya daha fazla para vermeye çalışıyorlar? Faizler, bu ve bunlar gibi karar ve uygulamaların bir sonucu olarak tekrar yükselmeye başlarsa -ki 4. çeyrekte sadece baz etkisinden dolayı bile yükselecek- bozulan piyasaları nasıl düzeltecek, yeni bir darbe alacak olan güveni nasıl tesis edeceğiz.

Başkan Uysal, “enflasyonu indirme kararını bağımsız olarak karar aldıklarını” da söyledi fakat buna inanmamızı beklediğini düşünmüyorum. Öylesine sorulmuş bir soruya, mecburen verilmiş bir cevaptı. Yine de faiz arttırmak veya indirim yapmamak gerektiğinde siyasete direnip direnemeyeceklerini zaman gösterecek.

Başkan’ın bilhassa soru cevap kısmında söyledikleri birçok uzman tarafından değerlendirildi. Eleştiriler makul seviyede tutuldu (Kendi eleştirilerimi de makuller sınıfında sayıyorum.). Sanıyorum bunda yeni başkan olmasının etkisi vardı. Önümüzdeki ilk karar veya toplantıdan itibaren aynı anlayışı bulamayacaktır.

Sonuç

Başta da belirttiğim gibi, 2014’ün başından beri yönetenlerimizin yaklaşımlarını, buna bağlı olarak aldıkları kararları ve sonuçlarını eleştiriyor veya övüyor, ekonomimizin hangi istikamete doğru gittiğine dair öngörülerde bulunuyorum. Daha 1 dolar 2.30 TL iken krizden bahsetmiş, yöneticilerimiz yaklaşımlarını değiştirmezlerse ne dövizin ne faizin ne işsizliğin ne enflasyonun ne de iflasların önüne geçilebileceğini rakam rakam ve adım adım yazmış biri olarak, bu defa doğrudan “yaklaşımları” uzunca bir makale konusu yaparak “yaklaşımlarını değiştirmeleri konusunda” kendilerini uyarıyorum. 

Kimin yaklaşımının doğru olduğunu, 2021 sonuna kadar defalarca göreceğiz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Buraya lütfen adınızı yazın