Sıkıldım, bezdim, sıdkım sıyrıldı

0
33

Tarım ve hayvancılığımızın devasa sorunları orta yerde dururken, yöneticilerimizin, bunları ortadan kaldırmaya yönelik somut gerçekçi çözümler üretmek yerine hâlâ sorunları hafife almalarını ve tuhaf önerilerle geçiştirmeye çalışmalarını anlayamıyorum.

Sorunların adları konulmuyor, sebepleri ve bugüne kadarki çözüm uygulamalarının hangi sonuçları verdiği araştırılıp irdelenmiyor.

Aslında sorunlara çözüm aranmıyor, ya kısa vadeli taktikle sorunlar yönetilmeye çalışılıyor ya da başka ülkelerin başarılı çözümleri; sorunlarımız, benzer yönlerimiz ve imkânlarımız aynı mı diye bakılmaksızın çözüm olarak önümüze konuluyor.

Sürekli bu lafları dinlemekten sıkıldım, bezdim, sıdkım sıyrıldı.

Bu yüzden artık yazmamaya karar verme noktasındayım.

Hâla mı ithalat?

Tehdit, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın partisinin grup konuşmasında dillendirildi (06 Kasım 2018).

Cumhurbaşkanı, önce, kendi zamanlarında tarım kesimine verilen destek ödemelerini yıllık 1,9 milyar liradan 15 milyar liraya çıkardıklarını, genel bitkisel üretimi yıllık 98 milyon tondan 115 milyon tona yükseltmeyi başardıklarını, büyükbaş hayvan varlığımızı 9,9 milyon adetten 16 milyon adetin üzerine, küçükbaş hayvan varlığımızı ise 32 milyon adetten 44 milyon adetin üzerine çıkardıklarını, kısa bir zamanda artık hayvan ithalatına da ihtiyacımızın olmayacağını söyledi.

Rakamlar doğru olabilir fakat hayvan varlığının artmasında hayvan ve et ithalatının payı ne? İthalata ne kadar döviz ödedik?

Hepsinden önemlisi, girdileriyle birlikte tarım ve hayvancılıktaki bağımlılığımız/bağımsızlığımız aynı dönemde nereden nereye geldi?

Ne yaptık ve ne yapacağız da kısa zamanda artık hayvan ithalatına da ihtiyacımız olmayacak?

Ayrıca, verilen istatistiki rakamların güvenilir olmadığını, tarım bakanları dâhil, herkes söyledi, söylüyor. Girin HAYGEM’in sayfasına bakın (Her ay istatistikler yayımlanıyor.) 2002-2018 arasında hayvan sayıları nasıl seyretmiş. Zaman zaman görülen hızlı artışların sebebi ne? Sonra ne olmuş da tekrar hızla düşmüş? Son 2-3 yıldır yine hayvan sayılarında hızlı ve yüksek artışlar olduğu söyleniyor. Her ne yapılıyorsa geçici olduğu Bakanlığın kendi tablolarından belli değil mi?

Şüpheli rakamlar üzerinden gelecekle ilgili planlar yapılamaz, öngörülerde/tahminlerde bulunulamaz.

Asıl gündem olan ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasının devamı… Diyor ki:

“Bütün bunlara rağmen hâlâ ülkemizde et fiyatlarının yüksek seyretmesinin, genel refah seviyemizin artması sebebiyle talepte yaşanan yükselişle ilgili olduğunu düşünüyorum. Biz bu fiyatları bir defa şöyle rantabl seviyeye düşürmek için gerekirse cari açığı bile düşünmeden ithale gider ve piyasayı biz balans ederiz çünkü vatandaşımıza ucuz et yedirmekte kararlıyız. İnşallah bu meseleyi yeni dönemde kalıcı bir şekilde çözeceğiz.”

Okudum, tekrar okudum; internetten konuşmayı bulup dinledim. Sonra kendime şu soruyu sordum. Bu vesileyle herkese soruyorum: Eğer refah seviyemiz arttığı için et fiyatları artıyorsa refah seviyesi bizim 3-4 katımız olan ülkelerde et fiyatları neden bizden 3-4 kat daha ucuz?

Sonra, “et ve hayvan ithal ederek piyasanın balans edileceği (vurguncuların cezalandırılacağı) ve et fiyatlarının ucuzlatılacağı” cümlesini yöneticilerimizden kaç yıldır ve kaç kez duyduğumu hatırlamaya çalıştım. Hatırlayamadım çünkü o kadar çok tekrar edilmişti ki artık bir önemi kalmamıştı. Vurguncuların ise hiç mi hiç umurlarında değildi. Tehditlerin, yıllardır fiyatların yükselmesine de bir etkisi olmamıştı.

Bu cümleleri her duyduğumda, konu ile ilgili birçok kişi gibi, ithalatın etkisinin hayvancılıkla uğraşan çiftçimizi vurmaktan öteye geçmeyeceğini; -birkaç yıl daha pahalı et yemeyi ve yedirmeyi de göze alarak- kıt paramızın, ithalat yerine millîleşmeye, millî kaynaklarımızı harekete geçirmeye, bunları verimli kullanmaya ve noksanlarımızı tamamlamaya ayrılması gerektiğini ısrarla yazdım.

Bunları yapmadığımız müddetçe et ucuzlamayacak çünkü esas sorun “maliyetler”. Yüzde 45’e dayanmış ve yüzde 50’yi geçmesi sürpriz olmayacak Üretici Fiyat Endeksi’ne (ÜFE) rağmen bile sorunun esası hâlâ anlaşılamamışsa sözün bittiği yerdeyiz demektir.

Diğer taraftan, doların ve avronun geldiği seviyede ithal et, içeridekinden daha ucuza mal olmayacak. Yani yüksek et fiyatlarını “ithalatla balans etmek” bugünlerde ve kısa gelecekte mümkün değil.

“Et yerine balık, tavuk, hindi yiyin.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözlerinin yankısı, Tarım ve Orman Bakanı Pakdemirli’den hemen geldi.

Ardından, 13 Kasım 2019’da, Bakanlığı ile Ankara Üniversitesi Su Ürünleri Araştırma ve Uygulama Merkezi (ASAUM) tarafından düzenlenen “Balık Ankara’da da Yenir” temalı festivalde, hem kırmızı et ithalatı ile ilgili bilgi verdi hem millet olarak “sağlığımızı bozacak kadar çok kırmızı et tükettiğimizi (!)” iddia etti:

“Türkiye’de çok konuştuğumuz bir şey var, o da et ithalatı. Senelik 60-100 bin ton et ithalatı yapmışız bugünlere kadar (İthal canlı hayvanlar hesaba dahil mi?). Bugünlerde çok ihtiyacımız yok gibi görünse de hayvan sayımızda bir miktar eksiğimiz var. Yoksa Türkiye’nin toplam protein üretiminde eksiği yok. Et yerine balık, tavuk, hindi yesek bu iş çözülecek. 2002’de vatandaşlar 6 kilo et yiyormuş, şu anda 15 kilo yiyor ama şunu unutmamamız lazım, işin sağlık tarafı da var. Eti biraz daha az yiyelim, diğer taraflara doğru gidelim. Kırkına kadar kuzu, kırkından sonra kuzunun yiyeceğini yiyeceksin. Diyetisyenler de bunu öneriyor. Et yerine balık tüketelim.”

Yiyelim yemesine, tüketelim tüketmesine de hâlihazırda balık, tavuk, hindi eti ucuz mu?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “fazla talebin kırmızı et fiyatlarını arttırdığı” sözlerinden hareketle soruyorum: Kırmızı et yerine balık, tavuk ve hindi etine talep artarsa bu defa da bunların fiyatı daha da yükselmeyecek mi? Bakan Pakdemirli’nin mantığıyla soruyorum: Kırmızı et yerine balık, tavuk ve hindi etine talep artarsa bu defa da bunları ve etlerini ithal etmeye mi başlayacağız?

Diğer taraftan, sorunun beslenme tarafı Tarım ve Orman Bakanı’nın işi değil. Düşüncesini, bir vatandaş olarak paylaşıyorsa o başka.

Toprağımızın özelliklerini bilmiyoruz!

Bakan Pakdemirli’nin 09 Kasım 2018 günü “Tarım-Gıda Endüstrisi ve Değer Zincirine Rekabetçi Yaklaşım” temalı Rekabet Zirvesi’nde yaptığı konuşmanın şu bölümü de üzerinde dikkatle düşünülmeye muhtaç:

“Bugün ne üretiyorsak yarın iki mislini üretmeyi hedeflemeliyiz. Su ve toprak kaynaklarımız kirleniyor. Yüzde 86 bir kentleşme ile karşı karşıya kalacağız. Türkiye’deki çiftçilerimizin yüzde 80’i toprağının özelliklerini bilmiyor. Toprakta ne yetişir, nasıl yetişir bilmiyor.”

“Hedeflemeliyiz.” diyor. Doğru da hedeflemek yetmiyor, “gereğini yapmak” gerekiyor. Gereğini yapmak kimin görevi?

“Su ve toprak kaynaklarımız kirleniyor.” diyor. Doğru da kirletilmesini önlemek ve kirleteni cezalandırmak kimin görevi? “Hepimizin.” gibi beylik cevaplar vermeyin sakın. Onu biraz sonra Sayın Bakan söyleyecek zaten! Evet, kirletmemek ve kirleteni ihbar etmek görevimiz fakat kirletenler ve kirletilenler yöneticilerimiz tarafından bilinmiyor değil ki?

“Yüzde 86 bir kentleşme ile karşı karşıya kalacağız. (…) Çok zor bir ev ödevi bizi bekliyor: Bir yandan da köyden kente göçle mücadele edeceksiniz.” diyor. Doğru da tarım alanlarına binalar dikilmesini önlemek kimin görevi veya İmar Barışı adı altında üç kuruş para için tarım alanlarına yapılan yüz binlerce kaçak yapıya meşruiyet kazandırarak, her yıl 100 bin hektar tarım alanının rant uğruna yok edilmesine seyrederek mi yarın, bugün ürettiklerimizin iki mislini üreteceğiz? Göçle böyle mi mücadele edilir?

Beni asıl şaşırtan ise “Türkiye’deki çiftçilerimizin yüzde 80’i toprağının özelliklerini bilmiyor. Toprakta ne yetişir, nasıl yetişir bilmiyor.” cümlesi.

Şaşırmama sebep durumun bu kadar dehşet verici olduğunu yeni öğrenmiş olmam değil, böylesi bir itirafın ülkemizde hiçbir eleştiriye yol açmamış olması.

Hâlbuki bugüne kadar bize “Türkiye’yi havzalara ayırdık. Nerede ne yetişir, nerelerde hayvancılık yapılır bölge bölge inceledik ve listeledik. Devlet desteklerini buna göre veriyoruz.” demişlerdi.

Bakan Pakdemirli’nin beyanından anlıyoruz ki söylenenler sadece laftan ibaretmiş.

Gerçi yeni gelen bakanın, eski bakanın yaptıklarını açık veya üstü kapılı olarak eleştirmesi yeni değil. Örneğin önceki bakan, kendinden önceki bakanları kastederek -mealen- “Artık vurguncular istedikleri gibi at oynatamayacaklar.” demişti.

Bunlar farklı partilerin iktidarlarının bakanları değil, koalisyon bakanları da değil.

Geliyorlar, eleştiriyorlar, yeni projeler (!) açıklıyorlar, gidiyorlar. Projelerin akıbetini bilen yok.

Sorunları hep birlikte çözebiliriz

Bakan Pakdemirli Zirve’de yaptığı konuşmanın finalinde diyor ki:

“Bu zor ev ödevini Tarım ve Orman Bakanı gelsin çözsün değil, tüm ülke, STK’lar olarak hep birlikte çözebiliriz.”

Varsa üzerimize düşen görev, söyleyin, yapalım efendim.

Yaptık da yıllarca…

Şimdilik, elimizden bu kadarı geliyor: Yazıyor, düşüncelerimizi doğrudan ve açıkça paylaşıyoruz.

Kabul ederseniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Lütfen isminizi buraya giriniz