Ekonomide en kötüsü geride kaldı mı?

0
562

“Ekonomide en kötüsü geride kaldı mı?” sorusu, aylardır, ekonomi programlarının en sık sorulan, en önemli sorusu. Görüşler muhtelif fakat hiç kimse “en kötüsünün geride kaldığını” net olarak söyleyemiyor.

Bu makalede, soruya cevap ararken Türkiye ve dünyadan verileri, ekonomik ve siyasi kararlar ile uygulamaları esas alacağım.

Süreç değerlendirmesi

Önce yine şu açıklamayı yapmam gerekiyor:

Gerekmedikçe ekonomi hakkında doğrudan ve kapsamlı değerlendirme yapmıyorum. Benim için gereklilik zamanları, ekonomide dönüm noktası olacağını değerlendirdiğim zamanlar. 11 Mart’tan itibaren açıklanan ekonomik verilerden hareketle ve 31 Mart’taki belediye seçimleri sebebiyle yine böyle bir dönüm noktasında olduğumuzu düşünüyorum.

Değerlendirmelerimi bazen kısa notlar halinde sosyal medya üzerinden herkesle bazen de yakın dostlarımla yazılı olarak paylaşıyorum. Kapsamlı değerlendirmelerimi ise (bugünkü gibi) düzensiz uzun aralıklarla ve uzun makalelerle yapıyorum.

Aslında bu makalenin daha iyi anlaşılabilmesi için önceki iki makalemin okunmasında fayda var çünkü bugünü anlayabilmek için biraz geriye gitmek ve sürece bütün olarak bakmak gerekiyor. Hem böylece şimdiye kadarki öngörülerimin (2013-2019) ne kadarının gerçekleştiğini görmüş olursunuz.

Yine de “İlla okuyun.” diyemem elbette fakat okumamış olup da okumak isteyenleri mahrum etmemek için linklerini paylaşayım:

09 Mayıs 2018 – https://www.yasamicingida.com/haber/ekonomi/ne-dedim-ne-oldu-ne-olur-2013-2018-ekonomi-ile-ilgili-tahminlerim/

27 Eylül 2018 – https://www.yasamicingida.com/haber/ekonomi/yeni-ekonomi-programi-2019-2021-2/

Verilerle son durum ve seçimden sonrası

Bütün ekonomi yazılarımda ekonomi yönetimine olan “güven”in her dönemde ve şartta çok önemli olduğunu vurguluyor, dolayısıyla krizi tetikleyen ve derinleştiren en önemli sebebin “güvensizlik” olduğunu söylüyor, bu bağlamda da “şeffaflığın” önemine dikkat çekiyorum. Güven ve şeffaflık sorunu hâlâ büyük bir sorun olarak karşımızda duruyor.

Gelelim “Ekonomide en kötüsü geride kaldı mı?” sorusunun veriler ışığında cevaplanmasına:

1. Ekonomimiz, 2018’in son çeyreğinde yüzde 3 daraldı. Üçüncü çeyrekte de yüzde 1,6 daralmıştı. Bu duruma ekonomi dilinde “durgunluk” deniyor.

Aşağıdaki maddelerdeki veriler, bu daralmanın sebeplerini ve sonuçlarını içeriyor. Buna ister “Domino etkisi.” deyin, isterseniz “Kısır döngü.” fark etmez. Kesin olan, birbirini tetikleyen sıkıntılar sarmalının içinde kıvrandığımızdır.

2. Son çeyrekte özel tüketim yüzde 8,9 daraldı. Dayanıklı tüketim mallarındaki daralma yüzde 35, yarı dayanıklı mallarda ise yüzde 15.

Özel tüketimdeki daralmayı, “Vatandaş ya satın almak istemiyor ya da alamıyor.” şeklinde yorumluyorum.

Otomobil, çamaşır makinesi, buzdolabı, elektrik süpürgesi vs. ev eşyalarını kapsayan dayanıklı tüketim malları tüketimindeki daralma, bütün ekonomimizi etkileyecek nitelikte. Yarı dayanıklı tüketim malları ise ayakkabı, elbise gibi malların genel adı.

Dayanıklı tüketim malları tüketimindeki daralma; KDV, ÖTV indirimleri ile düşük faizli kredi teşviklerine rağmen gerçekleşiyor. Diğer bir söyleyişle teşvikler sona erdiğinde tüketim azalmaya devam edecek ve azalan tüketim ise üretimin azalmasına sebep olacaktır. Ardından işçi çıkarmalar hızlanacaktır. Yüksek fiyatlar sebebiyle enflasyon da artmaya devam edecektir. Ayrıca yüksek döviz hatta TL borcu olan işletmelerin sıkıntıları da artacaktır.

Dolayısıyla bizim için “ekonomik daralmada” en kötüsü geride kalmadı.

3. Son çeyrekte yatırımlar yüzde 12,9 daraldı. En yüksek daralma yüzde 26 ile makine ve teçhizat yatırımlarında. Bunu yüzde 6 ile inşaat takip ediyor.

Bana göre ekonominin geleceği ile ilgili öngörülerdeki en önemli veri, makine ve teçhizat yatırımları ile ilgili olanıdır. Bu sebeple makine ve teçhizat yatırımlarındaki daralmaya özellikle dikkatinizi çekiyorum. Yüzde 26’lık daralmaya bağlı olarak, sanayi üretim verileri uzun süre düşük seyredecek, buna bağlı olarak işsizlik artacak, Türkiye’nin büyüme oranı, millî ve kişi başına geliri düşmeye devam edecektir.

İnşaat sektöründe 1 milyonun üzerinde konut stoku olduğu biliniyor. Bu stokların 2,5-3 yıldan önce eritilemeyeceği bizzat sektör temsilcileri tarafından söyleniyor. Yeni başlanan herhangi bir proje de yok.

Dolayısıyla yatırım ve üretim olmadan büyüyemeyeceğimize göre “yatırımlar” tarafından bakınca da en kötüsü geride kalmadı.

4. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2018 Ocak ayında yüzde 57,8 iken 2019 Ocak ayında yüzde 84’e yükseldi.

Ekonomik krizin sıkıntıları ve geleceğe dair endişe veren göstergeleri canımızı acıtırken belki de tek olumlu gelişme ihracatın ithalatı karşılama oranında gerçekleşti. Buna rağmen sevinmek için henüz çok erken çünkü sevinmeden önce karşılama oranındaki yükselişin sebeplerine bakmak gerekiyor.

İhracatın ithalatı karşılama oranı, alınanla satılan arasındaki farkı belirler. Sattığınız, aldığınızdan değer olarak fazlaysa kârdasınız (cari fazla), tersi ise zarardasınız (cari açık) demektir. Bildiğiniz gibi Türkiye, cari açık veren bir ülke ve açığı kapatmak için de sürekli borçlandı. Sonunda döviz borcu o kadar büyüdü ki ödemede çok zorlanır hâle geldi. Ekonominin çarklarının dönmesi için borç aramaya çıktığında ise artan faizlerle karşılaştı çünkü faiz oranı, borç geri ödeme riskindeki artışa paralel olarak artar.  

Türkiye ithalata bağımlı olarak üretim yapan bir ülke olduğu için krizle birlikte üretimin düşmesi ithalatımızı dolayısıyla cari açığımızı azalttı. Diğer bir söyleyişle ekonomimiz yavaşladı ve yavaşlama, cari açığın düşmesine sebep oldu. Yavaşlama, cari açığın düşmesini sağladı fakat ekonomimizin küçülmesine de sebep oldu. Eğer ekonominiz küçülmüşse iflaslar başlayacak, işsizlik artacak demektir. Bugün bunları derinden yaşıyoruz.

Madem böyle, niçin büyümeye yönelik tedbirler almıyoruz?

Almaya çalışıyorlar fakat bu iş öyle piyasaya para pompalayarak olabilecek iş değil, yapısal sorunlarımız var ve bu sorunları aşmak için hâlâ dişe dokunur bir teşebbüs görmüyoruz. Diğer taraftan, yıllardır, bütün uyarılara rağmen millî kaynaklarımız ve millî üretim yıllar itibarıyla azaldığı, bırakın ihracatı, iç tüketimin önemli bir kısmı bile ithalata bağımlı hâle getirildiği için büyümek demek daha fazla borçlanmak, daha fazla ithalat yapmak demek. Bu da cari açığımızın tekrar hızla artmasına sebep olacak. Sırf “Bakın büyüyoruz.” demek için büyümeye yönelirsek, birkaç yıl sonra çok daha büyük bir ekonomik krizle karşı karşıya kalırız.  

Tam bir “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” veya “kırk katır mı, kırk satır mı” durumu.

Dolayısıyla ne “ithalatımızda” ne de “ihracatımızda” en kötüsü geride kalmadı.

5. AB’de ekonomik durum kötüleşiyor.

Parasal genişlemeye rağmen AB, ekonomik sıkıntılarını atlatamadı. Çin ile ABD arasındaki ekonomik savaş da AB ekonomisini olumsuz etkiliyor. AB, büyüme konusunda ciddi sıkıntılarla karşı karşıya.

AB’nin büyüme sıkıntısı bizi niye bu kadar ilgilendiriyor?

Çünkü Türkiye, ihracatının yüzde 50’den fazlasını, bunun da önemli bir kısmını Almanya’ya yapıyor. AB’deki ekonomik durgunluk, Türkiye’den daha az mal alacakları anlamına geliyor.

Peki, AB’ye satamadığımız malları başka ülkelere satabilir miyiz?

Bu da pek mümkün görünmüyor çünkü AB’ye sattığınız mallar harcıâlem mallar değil. Örneğin otomotiv ihracatımızın yüzde 15’ini, demir ve demir dışı metaller ihracatımızın yüzde 14’ünü yaptığımız Almanya, makine ve aksamı ihracatımızda da ilk sırada. Bu malları alacak ülkenin bir sanayi altyapısı olması gerekiyor. Yani Almanya’nın ve AB ülkelerinin, en azından kısa ve orta vadede, alternatifi yok.

Dolayısıyla AB’deki ekonomik sıkıntılar sebebiyle de “ihracatımızda” en kötüsü geride kalmadı.

6. “Çin ile ABD anlaşırsa bizim için iyidir.” deniyor. Bu iki ülke arasında ekonomik savaş başlayacağını, Trump, ABD Başkanı olmadan önce yazan biri olarak aynı kanaatte değilim.

Çin, anlaşma olursa ABD’ye satamadığı mallar için yeni pazarlar aramak zorunda. Bu durumda bizim pazarlarımıza da yönelecektir. Ayrıca ABD’den daha fazla mal almak zorunda kalacaktır ki bu da bizden aldığı malların bir kısmını ABD’den alacağı anlamına gelir.

Anlaşamazlarsa ABD, Çin mallarına yüksek gümrük uygulayacağı için bu malların fiyatları ABD’liler için cazip olmaktan çıkacak. Dolayısıyla Çin, yine bu mallar için başka pazarlar aramak zorunda kalacaktır.

ABD’nin üretimi kendi ülkesine geri döndürme çabaları ise zaten ABD’ye olan ihracatımızda azalmaya sebep olacaktır. Diğer yandan, ABD ile aramızdaki siyasi riskler de bir tarafta duruyor.

Dolayısıyla Çin ile ABD arasındaki ekonomik savaş da “ihracatımızda” en kötüsünün geride kalmadığının delillerinden biridir.

7. 2019’un Ocak ayında imalat sanayisi ürünlerinin toplam ihracattaki payı yüzde 93,4. Yüksek teknoloji ürünlerinin imalat sanayisi ürünleri içindeki payı yüzde 3, orta yüksek teknolojili ürünlerin payı ise yüzde 35,1.

Aynı dönemde imalat sanayi ürünlerinin ithalattaki payı yüzde 72,7. Yüksek teknoloji ürünlerinin payı yüzde 15,2, orta yüksek teknolojili ürünlerin payı ise yüzde 40,8.

Yüksek teknoloji ürünlerinin ihracatımızdaki payı çok düşük. Dolayısıyla ihracattan elde ettiğimiz kâr çok düşük. Üretim ve ihracatta yüksek teknoloji ürünlerinin payını arttıramadığımız müddetçe, istediğiniz gümrük duvarını koyun, dış bağımlılıktan kurtulmamız mümkün değil.

Yüksek teknoloji ürünlerini üretmek kolay değil, hatta çok zor. Önce yüksek teknoloji sahibi olmanız ve bunu sürekli geliştirmeniz gerekiyor.
Yüksek teknoloji ALANI, sürekli değişen ve gelişen bir alan. ÜRÜNLERİNİ parayla almaya kalkarsanız hem para yetiştiremezsiniz hem de dara düştüğünüzde kimse vermez. Hafızanızı yoklayın lütfen, özellikle askerî alanda bunu her Allah’ın günü yaşıyoruz.

Geriye “bilime” yatırım yapmak kalıyor ki bilime yatırım, hem maliyet olarak yüksek teknoloji satın almaktan çok daha ucuz hem de geleceğimizi garanti altına almanın en garantili yolu.

Peki, Türkiye’de bilime yeterince yatırım yapılıyor mu? Sorudaki “yeterince” kelimesi bile fazla, Türkiye bilime yatırım yapmıyor.

Dolayısıyla “yüksek teknoloji ve yüksek teknolojili ürün üretimimizde” de en kötüsü geride kalmadı.

8. Türkiye 2018’de yüzde 2,6 büyüdü.

Büyüdü de nasıl büyüdü?

Yıllardır özel sektörün büyümeye katkı yapacak bir yatırımı yok. Büyümenin önemli bir kısmı devlet yatırımlarından geliyor. Bunların çoğunluğu yap-işlet-devret sistemiyle yapılan ve siyasi tercihlerle öne alınan yatırımlar. Üstelik üretime katkı yapacak yatırımlar değil. Amiyane söyleyişle “ölü yatırım”.

Büyümenin geleceğini yorumlayabilmek için bankaların kredi büyümelerine bakmak gerekir.

Bakalım:

Bildiğiniz gibi kriz, yüksek miktarda döviz borcu olan reel sektörün, TL’nin değer kaybı sürecinde borçlarını ödeyemez duruma gelmesiyle başladı. Reel sektör, bankalardan borçlandığı için onlar da sıkıntıya girdi. TL’deki değer kaybı, faizlerin ve enflasyonun artmasına sebep oldu. MB, TL’deki değer kaybının önüne geçmek için faizleri, piyasa faizlerinin üzerine yükseltmek zorunda kaldı. MB’nin kararı dövizi baskıladı fakat faizler ile döviz arasındaki denge, faizlerin düşürülmesine engel oluyor. Bu durumda bankaların kredi faizleri de düşmüyor. Reel sektör ise bu seviyedeki faizlerle borçlanmak istemiyor. Borçlanmak isteyenler ise yatırım için değil de borçlarını çevirmek için borçlanmak istiyor. Bankalar, geri ödeme riski yüksek bu şirketlere borç vermek istemiyor. Bankaların, daha az faizle borç vermek istedikleri şirketler ise içinde bulunulan durgunluk ortamında yatırım yapmak istemiyor.

Son günlerde kredilerde biraz kıpırdanma olduğu söyleniyorsa da krediler, ekonominin doğal işleyişi içinde değil de devlet bankalarının öncülüğünde ve devletin garantörlüğünde şekilleniyor. Devlet bankalarının kredilerdeki payı yüzde 25’ten 35’e çıktı. Bakan Albayrak -ben bu makaleyi yazarken-piyasaya 70 milyar TL likidite koyduklarını açıkladı fakat bu teşvikler bir nevi seçim yatırımı. Sürdürülebilir de değil.

Süreli KDV ve ÖTV indirimleri ile işe yeni alınan işçilerin ücretleri ve sigortalarının üç ay süreyle devlet tarafından ödenmesi kararlarını da seçimle ilişkilendirmek zorundayım. Bir kısmı uzatılsa bile sürdürülebilir değil.

Niçin sürdürülebilir değil?

Çünkü o zaman da o çok övündüğümüz mali disiplini elden bırakmış, Hazine’nin açığını arttırmış olacağız. Bu durumda da daha önce hiç karşılaşmadığımız bir ekonomik riskle karşılaşmış olacağız: Hem özel sektör hem de devlet, yüksek faizli yüksek borç yükü altında kalacak.

Dolayısıyla “yıllık büyümemizde” de en kötüsü geride kalmadı.

9. Hazine, 2019 için öngördüğü dış finansman ihtiyacının yüzde 70’ini yılın ilk iki ayı bitmeden borçlandı. 19 Mart’ta ise TL borçlandı.

Şöyle düşünelim:

Maaşınız yetmiyor ve artan ihtiyaçlarınızı karşılamak için, yıl içinde borçlanmak zorundasınız. Örneğin okulların açılmasına yakın, çocuklarınızın okul ihtiyaçlarını karşılamak için borçlanmayı planlıyordunuz. Sonra borçlanmayı öne çektiniz ve borç aldığınız parayı da başka yerlere harcadınız. Bu durumda okulların açılma zamanı ya size borç verecek birilerini bulamayacaksınız ya da artık geri ödemede çok zorlanacağınız bir borcun altına gireceksiniz demektir.

Türkiye şu anda işte bunu yapıyor.

Hükûmet -kararı Merkez Bankası almış olmakla birlikte- ciddi malî sıkıntı içinde olduğumuz şüphesini arttıracak bir adım daha attı: Merkez Bankasının, her yıl mayıs ayında Hazine’ye yaptığı kâr payı ödemesi, ocak ayına çekildi. Miktar 20 milyar TL.

Ekleyin üstüne bedelli askerlik ve imar affı paralarını…

Erken borçlanmalar, Hazine’nin bu fazladan gelirlerine rağmen yapıldı, yapılıyor.

Neresinden bakarsanız bakın, kesin olan şudur:

Hazine’nin borçlanma ihtiyacı da borç miktarı da artıyor.

Dolayısıyla “dış finansman ihtiyacımızda” de en kötüsü geride kalmadı.

10. İşsiz sayısı 4 milyon 302 bin kişiye ulaştı. Genç nüfusta işsizlik oranı 24,5.

İşsiz sayısındaki yüksek miktar ve orana rağmen, ülkemizde iş gücüne katılım oranı, gelişmiş ülkelerdeki katılım oranlarından düşük olduğu için (ortalaması bizde yüzde 52, onlarda yüzde 70) işsiz sayısı da oranı da düşük hesaplanıyor. Hesabı yüzde 70 üzerinden yaparsak işsiz sayımız rahatlıkla 5 milyonu geçer.

Üstelik bu durum, devletin istihdama yüksek maaş, prim ve vergi teşviki verdiği bir dönemde gerçekleşiyor.

Dolayısıyla “işsiz sayımızın artışında” da en kötüsü geride kalmadı.

11. 2018 yılında kişi başına gelir 9 bin 632 dolar (45 bin 463 TL) olarak hesaplandı.

Hesaplamanın yanlış yapıldığını, gerçek rakamın 9 bin 432 dolar olduğunu iddia edenler de var fakat hangisi gerçek olursa olsun asıl gerçeği değiştiremiyor:

TL değer kaybettikçe kişi başına gelirimiz düşüyor. Aslında bir noktadan sonra rakamların da bir önemi yok. Asıl önemlisi, alım gücümüz düşüyor.

Ekonomideki gerilemeye, büyümedeki azalmaya, yatırımların azalmasına, işsiz sayısındaki artışa baktığımızda hem gelirimizin hem de alım gücümüzün en az 2 yıl daha artmaya başlamayacağını düşünüyorum.

Kişi başına gelir hesaplanırken 4 milyon Suriyeli göçmenin niçin hesap dışında tutulduğunu ise hiç anlayamıyorum.

Dolayısıyla kişi başına “gayri safi yurtiçi hasılamızdaki düşüşte” de en kötüsü geride kalmadı.

12. Bankalar başta olmak üzere sanayi kuruluşlarının kriz sonrasındaki durumları ile ilgili kamuoyu bilgilendirilmiyor.

Şeffaflığı yani hükûmetin ve bağlı kuruluşların ekonomik kararları ve uygulamaları ile ilgili kamuoyunun doğru bilgilendirilmesini en az ekonomik veriler kadar önemsiyorum. Şeffaflığı, güven ile eş anlamlı olarak değerlendiriyorum ve herkesin de öyle değerlendirdiğini düşünüyorum. Hiç kimse, güvenmediği bir ülkeye ve sektöre yatırım yapmaz, borç vermez. Verse de bedeli ağır yani faizi yüksek, geri ödeme şartları acımasız olur. Tıpkı fiilen yaşadığımız gibi.

Kısa ve orta vadede ekonomide hissedilir bir düzelme öngörmediğimden, şeffaflığın artacağı konusunda da iyimser değilim.

Dolayısıyla bana göre, “piyasaların doğru bilgilendirilmesi” konusunda en kötüsü geride kalmadı.

13. Bankalar sıkıntılarını atlatamadı. Bu durum, reel sektörün sıkıntılarını atlatamadığı anlamına da geliyor.

Bankaların içinde bulunduğu sıkıntıların oranı ile ilgili net bir açıklama yapılmadı. Stres testlerinin geciktirilmeden yapılması ve kamuoyu ile paylaşılması gerekiyordu. İnandırıcı bir bilgilendirme yapılmaması, bankaların durumu ile ilgili olumsuz değerlendirmelere sebep oluyor. En çok da geri dönmeyeceği kesinleşen kredilerin oranı hakkında konuşuluyor. Kimi “Yüzde 4.”, kimi “Yüzde 10.” diyor.  Daha yüksek oranlar da telaffuz ediliyor.

İşte şeffaflık, bu farklı değerlendirmeleri önlemek için gerekli. Resmî makamlar çıkıp işin doğrusunu söylemezse dedikodu, dolayısıyla ekonomi hakkındaki tedirginlik artar, güven azalır. Bir müddet sonra doğruyu söyleseniz bile artık kimse inanmaz.

Bankaların sıkıntısı, borç verdikleri kurum ve kuruluşların sıkıntıları ile doğru orantılı. Dolayısıyla reel sektörün sıkıntıları bankaları da derinden etkiliyor.

Her ne kadar 7.20 seviyelerinden 5.20 seviyelerine kadar çekilmiş olsa da -hep söylediğim gibi- ekonomimiz bakımından doların hızlı değer kaybetmesi de riskli. Turizm dâhil ihracatımızın geleceği doların seviyesi ile yakından ilgili. Dolayısıyla hükûmetin de doların hızlı değer kaybına sıcak bakmadığını düşünüyorum. Üstelik dolar, an itibarıyla 5.50 TL’ye yaklaşmış durumda. Daha da yükseleceği konusunda herkes hemfikir.

Zaten hiçbir ekonomik gösterge, doların, TL karşısında değer kaybedeceğini düşündürmüyor. Tersine, yavaş veya hızlı değer kazanacağı söyleniyor.

Bu durumda özel sektörün borçları artacağına göre bankalara olan borçlarını ödemesi de zorlaşacaktır.

Diğer taraftan bankaların, faizleri düşürmeleri ve kredi taleplerini geri çevirmemeleri konusunda da baskı altında oldukları görülüyor.

Dolayısıyla “ülkemizde faaliyet gösteren bankalar için” en kötüsü geride kalmadı.

14. Faizler düşer mi, düşmez mi?

Dolar, 2,50 TL’nin üzerine hareketlendiğinde (2014) yapılan hararetli tartışmaları dünmüş gibi hatırlıyorum. Merkez Bankası, tehlikeyi görmüş ve faiz arttırmak istemiş fakat Başbakan’ın sert müdahalesiyle karşılaşmıştı. O zaman da yazmış ve bunun bedelini çok ağır ödeyeceğimizi dolar, faiz, büyüme, işsizlik, altın vs. verileriyle ilgili öngörülerimi paylaşarak anlatmaya çalışmıştım.

O gün, zamanında faiz arttırılmayarak nasıl hata yapıldıysa bugün de zamanı gelmeden faiz düşürülürse hata yapılır çünkü şu anda doların, TL karşısında hızlı değer kazanmıyor olmasının önündeki tek engel faizlerin yüksek seviyesidir.

Yüksek faizlerin, yüksek enflasyona sebep olduğu doğrudur ancak “döviz, faiz, enflasyon” arasında sıkı bir sebep sonuç ilişkisi var. İlla sıralanacaksa Türkiye için öncelikli risk, TL’nin dolar karşısında değer kaybetmesidir. Faizi ve enflasyonu tetikleyen dövizdir. Bu da ekonomimizin dışa bağımlılığı ile ilgili bir durumdur. Bilgide ve üretimde millî kaynaklarımızı ekonomimize hâkim kılmadığımız sürece, bağımlılıktan da dolar, faiz ve enflasyon belalarından da kurtulmamız mümkün değildir.

Dolayısıyla “faizlerin seviyesi” bakımından en kötüsü geride kalmadı.

15. Siyasi riskler devam ediyor. Siyasi riskler, ekonomik; ekonomik riskler siyasi riskleri tetikliyor.

ABD ve Suriye ile ilişkiler başta olmak üzere, bölgemizde Türkiye’nin doğu ve güneydoğu bölgelerini de içine alan bir Kürt Devleti kurma çalışmaları, en önemli siyasi riskler olarak başımızı ağrıtmaya devam edecek görünüyor.

Avrupa Parlamentosu Genel Kurulunda “Avrupa Birliği’nin, Türkiye ile katılım müzakerelerini askıya alması” içinde bulunduğumuz kriz ortamında ekonomimize zarar verecektir.

Pek yüzleşmek istemesek de Rusya ile ilişkilerimizin stratejik ortak bağlamında devam etmiyor olması; Çin’in, milyonlarca Uygur Türk’üne (soy ve din kardeşimize) uyguladığı insanlık dışı baskılara ses çıkaramıyor olmamız, ekonomik kırılganlığımızın sebep olduğu siyasi kırılganlıklar olarak yorumlanıyor.

Dolayısıyla “siyasi risklerde” en kötüsü geride kalmadı.

16. Tarımda fiyatlar yukarı, üretim aşağı gidecek.

Yaşam İçin Gıda için yazdığım ilk makalenin en önemli cümleleri şunlardı:

“En önemli mal, gıdadır. Kendi yiyeceğini çıkaramayan ülke açtır.”

Maalesef Türkiye, kendi yiyeceğini çıkarmakta zorlanır hâle getirildi.

Niçin böyle oldu?

Bütün yollar yine millî kaynaklarımızın kullanılması yerine dışa bağımlı hâle getirilmemize çıkıyor:

Bir tarafta günden güne betonla kaplanan mümbit tarım topraklarımız, diğer tarafta bütün girdileriyle dışa bağımlı TARIMIMIZ ve azalan üretici sayısı.

Yıllardır detaylarıyla yazdığım için uzatmayacağım.

Tarımda verim artışının da sonuna geldiğimizi düşünüyorum. Bundan sonra gıda enflasyonunun düşüşü, hükûmetin sürdürülemez desteklerine veya TL’nin tekrar değer kazanması şartıyla ithalata bağlı olabilir. İthalatın sonunun “tam bağımlılık” ve çok yüksek gıda fiyatları olduğunu da söylemeden geçmeyeyim.

Dolayısıyla “gıda enflasyonunda” da en kötüsü geride kalmadı.

Sonuç

Çok uzun bir makale olduğu halde buraya kadar petrol fiyatlarının yükselmesi, ABD’nin beklenenden fazla faiz artırımı, yeni müttefiklerimiz Rusya, Çin ve İran ile ilişkilerimizin bozulması gibi riskleri henüz ekonomimizi doğrudan olumsuz etkileyecek riskler arasında saymadım.

Makale boyunca saydığım bütün risklerden daha riskli olan ise yönetenlerimizin krizin boyutu ile ilgili kendilerini kandırdıkları ihtimali.

Örneğin hâlâ 2023 hedeflerinden bahsedebiliyor.

Neydi 2023 hedefleri?

İhracatımız 500 milyar dolara çıkacaktı. Hedefin konulduğu 2011’de ihracatımız 125 milyar dolar idi. Aradan 7 yıl geçti, 150 milyar doların biraz üzerindeyiz. 2011’de bile 500 milyar dolar uçuk bir hedefti, bugün nasıl oluyor da hâlâ hedef olarak söylenebiliyor anlayamıyorum.

2013’teki kişi başına gelir hedefimiz 23 bin dolardı. Hedefin konulduğu yıl 11 bin 444 dolar olan gelir, 7 yıl sonra 9 bin 632 dolara düştü.

2023’te dünyanın 10. büyük ekonomisi olacaktık. Birkaç hafta önce 17. sıradan 18. sıraya düştüğümüz açıklandı.

Uzatmayayım…

Gerçeği kabul etmeden, gerçekçi tedbirler almak mümkün değil.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Buraya lütfen adınızı yazın