Covid 19: Şimdi bal ve propolis zamanı

1648

Balın besleyici değeri ve vücut direncine olan katkısı zaten biliniyordu, Covid 19 vesilesiyle tescillendi. Bu şartlarda, doğal olarak, bal ve propolise olan talep arttı.

Bana göre talep, artışa rağmen, olması gerekenin çok altında. Bal ve diğer arı ürünlerinin beslenmemizde kesinlikle daha çok yeri olmalı.

Peki, bu konuda neler yapılıyor ve yapılmalı?

Çarşamba günü, gıda sektörünün çok yakından tanıdığı değerli bilim insanı Prof. Dr. Nevzat Artık ile AGRO TV’deydik ve iki aşamalı bu soruyu cevaplamaya çalıştık.

Nevzat Hocam arı ürünlerini bilimin penceresinden ve ulusal-uluslararası standart çalışmaları ekseninde değerlendirirken ben, arı ürünleri piyasasına dair düşüncelerimi aktardım.

Eğer uluslararası arenada yok iseniz…

Türkiye, dünyada, kovan sayısı bakımından üçüncü, üretilen bal miktarı bakımından ikinci sırada bulunan önemli bir arıcılık ülkesi.

Bunlarla birlikte başta bal olmak üzere dünya arı ürünleri ihracatında epeyce gerilerdeyiz. Yaklaşık 110 bin ton üretimimizin yaklaşık yüzde 5’ini ihraç ediyoruz ki ihracatımızın yüzde 95’i çam balı. Gerçi bu durum nüfus ve iç tüketime doğrudan bağlı fakat ülkemizin potansiyeli bakımından değerlendirdiğimizde ciddi olarak sorgulamamız gereken bir durum.

İthalatta ise bal ithal etmiyoruz belki ama yıllık 2 ton arı sütü üretimimize karşılık 20 ton arı sütü, 220 ton polen üretimimize karşılık 160 ton polen ithal ediyoruz.

Söz konusu özellikle ithalat olunca “üretimde standartlar” önem kazanıyor. O kadar ki ürününüz ISO (International Organization for Standardization/Uluslararası Standart Organizasyonu) standartlarına uymuyorsa ihraç etmeniz mümkün olmuyor. Diğer taraftan ülkelerin kendilerine özel standartlarını da aşmak zorundasınız.

Standart yani kısaca ürünün içeriğine ait değerlerin tespit edilmesi, sınıflandırılması, tescil edilmesi ve adlandırılması, ürüne olan güven ile gıda ürünlerinde yeterli ve dengeli tüketim bakımlarından çok önemli. İhracat ve ithalatta dikkate alınan ölçüler de bunlar zaten.

İşte bu noktada Nevzat Hocam diyor ki:

“ISO’da, neredeyse her hafta, ZOOM üzerinden arı ürünleri ile ilgili uluslararası toplantılar gerçekleştiriyoruz. Eğer uluslararası arenada yok iseniz, ‘Ürünümüz çok kaliteli!’ diyerek, kendi aramızda konuşarak hiçbir şey elde edemeyiz.”

“Çam balının standardının ülkemiz tarafından hazırlanması konusunda bir talepte bulunduk ve bu Eylül ayında Türkiye’de toplantı olacaktı ancak Covid 19 nedeniyle 2021 yılına ertelendi ve bu toplantıda çam balı dışında diğer arı ürünleri; arı sütü, polen, propolis, perga, arı zehri ve bunların karışımları ile ilgili uluslararası standartların hazırlanması konusunda çalışmalar var.”

“Bu çalışmalara katılmak için bilimsel hazırlık yapmanız gerekiyor. Yani boş lafa kimse standart hazırlamaz. Mevzuatı bilmek, ürünün kalitesini bilmek… Şöyle söyleyeyim: Bizim ülkemizin propolisi ile Brezilya’daki yeşil propolisinin belki farklılığı vardır. Kendi ürünümüzün dışta kalmaması için kendi ürünümüze ait parametrelerin burada görülmesi için çalışmamız lazım. Biz, her toplantıda, bizim ülkemizdeki parametreleri tartışıyoruz. Örneğin propolisle ilgili bizim ülkemizdeki parametre ne ise onu söylüyoruz. Öbürleri itiraz ediyor. Mesela biz “Türk propolisi”, “Anadolu propolisi” ifadesinin kullanılması için teklif yaptık.”

“TAB, Tarım ve Orman Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, akademisyenler hep birlikte çalışıyoruz.”

Kendisi uzun uzun anlattı, ben sınırlı alanda bu kadar özetleyebildim.

Bunlar, arıcılarımıza moral veren gelişmeler. Tabii bu yolda ısrarlı, kararlı ve sabırlı olunacak. Belki zaman alacak fakat meyveleri mutlaka yenilecek. Bu sırada arıcının yapacağı ise verimini ve kalitesini arttırmak.

Nevzat Hocamın dikkat çeken başka bir paylaşımı ise “apiterapi” konusunda oldu. Bence muhteşem bir haber:

” Sağlık Bakanlığının İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumunda apiterapi yani bal, polen, propolis, arı sütü, arı ekmeği, arı zehiri, apilarnil ve balmumu gibi arı ürünleriyle yapılan tedavi yöntemi konusunda yeni bir mevzuat hazırlanıyor. Ben de çağırılan akademisyenler içindeyim. Sadece süzme bal, çam balı değil, diğer ballar, deli bal, kestane balı, bunlar üzerinde çalışılıyor. Mevzuatı, Türk Gıda Kodeksi Bal Tebliği’ndeki gibi genel bir şey değil, her bala ait parametreler ayrı ayrı tartışılıyor. Apiterapide kullanıldığı zaman normal gıda olarak satılıyor ve gıda üzerinde “İlaç değildir.” yazıyor ama etken maddeleri analiz edildikten sonra etken maddelerin adını bildirerek hekimler tavsiye edecek. Hem normal satış yerlerinde hem eczanelerde satılacak.”

Bala taban fiyat ve sözleşmeli üretim

Bana son zamanlarda üretici tarafından en çok sorulan soru şu:

“Hükûmet, bal için taban fiyat ilan eder mi ve bal alımı yapar mı? Türkiye Arı Yetiştiricileri Merkez Birliğinin (TAB) taban fiyat ilan etme yetkisi var mı?”

Soruların sebebi, tüccar ve sanayiciye toptan satışlarda fiyatların zaman zaman maliyetin de altına iniyor olması.

İkinci sorudan başlayayım:

TAB’ın taban fiyat ilan etme yetkisi yok. Taban veya tavan fiyat ilan etme yetkisi hükûmete ait. Bal için hükûmetin taban fiyat ilan etme ihtimali dolayısıyla alım yapma ihtimali bana göre çok zayıf. Niçin zayıf? Çünkü bu yetki, genellikle, insan beslenmesinde ve ihracatta büyük öneme sahip ürünler (stratejik ürünler) için kullanılıyor. Genelin dışında kalan kısım ise siyasetçilerin siyasi tasarrufları.

Büyük öneme sahip ürünler tarafından düşünülünce, bir ihtimal, arı ürünlerinin insan bünyesini güçlendirici etkileri dikkate alınarak Covid 19 sürecinde böyle bir yola gidilebilir. Özellikle Sağlık Bakanlığının “apiterapi” çalışmaları olumlu sonuç verir de arı ürünlerinin birer “eczacılık ürünü” olduğu belgelenirse durum değişir. Gerçi o zaman da fiyatlar kendiliğinden yükseleceği için taban fiyata gerek kalmayabilir. İnşallah üreticiyi tatmin edecek fiyatlar bu yolla oluşur çünkü böylece arı ürünleri kalıcı olarak değer kazanmış olur.

Taban ve tavan fiyat konusunu biraz daha açayım:

Örneğin hükûmetler, buğdaya taban fiyat, ekmeğe tavan fiyat uyguluyorlar. Bu örneği hem buğdayın/ekmeğin insan beslenmesindeki yeri ve önemi hem de aynı ürünün ham ve mamul şekillerine uygulanan fiyatlar bakımından dikkat çekici olduğu için verdim.

Örneğin fındığa ise ihracat değeri bakımından taban fiyat uygulanıyor. Dönem dönem uygulanmadığı da oluyor.

Taban fiyat üreticiyi korurken tüketicinin aleyhine bir fiyat oluşmasına, tavan fiyat ise tüketiciyi korurken üretici aleyhine bir fiyat oluşmasına sebep olur.

Diğer taraftan hükûmetlerin bu müdahaleleri, o sektörlerde kendi ayakları üzerinde durabilecek bir piyasanın oluşmadığı anlamına geliyor fakat bir sorun çözme yöntemi olarak taban ve tavan fiyat uygulaması sürdürülebilir değil çünkü hiçbir devlet, bir ürünü sonsuza kadar destekleyecek kadar zengin değil.

Bana göre, bala taban fiyat uygulanması talebi yerine, tavsiye (referans) fiyat talebini gündem yapmak daha doğru bir yaklaşım olur.

Çoğumuzun bildiği gibi çiğ süte, Ulusal Süt Konseyi (USK) kararı ile tavsiye fiyat uygulanıyor. Önce maliyet hesaplanıyor, sonra üzerine kâr konuyor ve fiyat ilan ediliyor. Karar, hukuken olmasa bile ahlaken ve karşılıklı ticari çıkarlar bakımından yani fiilen bağlayıcı. Tavsiye fiyat, üreticinin başka yollarla tüketiciye sattığı ürünü ise hiçbir şekilde bağlamıyor. Orada serbest piyasa şartları geçerli. USK’nın yönetim yapısında üretici, sanayici, TOBB, üniversite ve devlet temsilcileri bulunduğu ve mevzuatta buna müsaade ettiği için belli zamanlarda konuşup bir fiyat üzerinde anlaşabiliyorlar. Yaklaşık 10 yıldır uygulanan bu yöntem, süt sektörüne istikrar getirdi.

Aynı yöntem, TAB ile bal sanayicilerinin temsilcileri arasında da kullanılabilir. Böylece, bal sanayicilerinin tamamına yakınını kapsayan bir anlaşma mümkün olur. Varsa bir mevzuat açığı, Tarım ve Orman Bakanlığı ile görüşülerek giderilebilir. Hatta arı ve arı ürünlerine yönelik, paydaşların tamamının temsil edildiği bir konsey kurulması da düşünülebilir.

Tavsiye fiyat yöntemi, hem taban ve tavan fiyat hem de biraz sonra anlatacağım verimden bağımsız bir yöntem olarak her zaman kullanılabilecek etkili ve sürdürülebilir bir yöntemdir.

Diğer taraftan, ülkemizde sözleşmeli arı ürünleri üreticiliğini de geliştirmek ve yaygınlaştırmak gerekiyor. Sözleşmeli üretim, üretici için pazar ve fiyat konusunu daha baştan çözen son derece etkili bir yöntem. Bu yolla, tüccar ve sanayici de tedarik ve maliyet hesabını daha gerçekçi şekilde yapma imkânına sahip olurken daha kaliteli mal avantajını da elde eder.

Reklam ve pazarlama yöntemleri ise ayrıca ele alınması gereken başka fasıllar.

Verime odaklanmalıyız

Verim konusu üzerinde ısrarla durmaya devam ediyorum çünkü bir malın fiyatının asıl belirleyicisi nasıl maliyetse, maliyetin asıl belirleyicisi de verimdir. Bilhassa arı ürünleri üretiminde verim, üreticimiz ve arı ürünleri ihracatımız için devasa farklar yaratma potansiyeli taşıyor.

Ülkemizde kovan başına ortalama 15 kg bal elde ediliyor. Dünyada 60 kg üreten, hatta üzerine çıkan ülkeler var.

Peki, bizdeki düşük verimin sebebi ne?

Arılarımızın polen ve nektar toplama alanlarından, yani bal yapma ve beslenme alanlarından, aşırı koloni yığmaları sebebiyle yeterli verim elde edilemiyor ve daha fazla koloniyi besleyebilecek alanlar, plansızlık sebebiyle yeterince değerlendirilemiyor. İki şekilde de bu alanlarımız verimli şekilde kullanılmıyor. Aynı zamanda yeni alanlara da ihtiyaç var.

Sonuç itibarıyla endemik bitki örtüsü bakımından bir cennette yaşıyoruz fakat plansız kullanım sebebiyle bu zengin bitki örtüsünün nimetlerinden çok az  faydalanabiliyoruz.

Alanlarımızı planlı kullandığımızda ise çok kısa sürede arı ürünleri verimimizi en az yüzde 100 arttırmak işten bile değil. Bu da maliyetlerin yarıya azalması ve hem üretici hem tüccar hem sanayici, hem ihracatçı hem de tüketicinin daha fazla kazanması anlamına geliyor.

Verim konusu o kadar önemli ki “Arıcılığımızın geleceği buna bağlı.” bile diyebilirim.

Arı ürünlerinde sahtecilik nasıl önlenir

Arı ürünleri çok özel ürünler. Tüketicinin bu malların sahtesini gerçeğinden ayırt etmesi pek kolay değil. Dolayısıyla sahteciliği önlemede tüketici etkisinin belirleyici olacağını düşünmüyorum.

Geriye devlet ve üreticilerin iç denetimi kalıyor.

Devlet denetimlerinin sıklığı ile ilgili bir şikâyetim yok fakat cezalar ile ilgili şikâyetim çok.

Ben diyorum ki: Cezalar can yakmazsa ceza olmaktan çıkar, teşvik hâline gelir. Sahtekâra, zımnen, “Öde cezayı, sahtekârlığına devam et.” demiş olursunuz. Bu durumda sürekli denetim yapıp çarşaf çarşaf listeler yayımlamanın bir anlamı da kalmıyor. TBMM’de kanunlaşmayı bekleyen yeni cezaların Genel Kurulda hafifletilmeden ve bir an önce çıkarılarak uygulanmasını bekliyoruz.

Diğer taraftan arıcıların, birlikler yoluyla kendi içlerindeki sahtekârları temizlemesi gerekiyor. Gerektiğini söylüyorsam da bunu yapabilecek yetkiye sahip olmadıklarını da biliyorum. Eğer çiftçimizi ve tarımımızı, iddia ettiğimiz gibi kooperatifler ve birlikler yoluyla kalkındırıp ayağa kaldıracaksak, tüketicimizi yine bu yolla koruyacağımızı ilan etmişsek gereğini yapıp üretici birliklerinin yetkilerini arttırmamız şart.

Bir de sitemim var

Ben bu yazıyı hazırlarken 2020 yılı ikinci çeyrek büyüme rakamları açıklandı. Sanayi sektörü yüzde 16,5, hizmetler sektörü yüzde 24 küçülürken tarım sektörü yüzde 4 büyümüş. Bu rakamlar iki anlama geliyor:

Birincisi üretmeye devam ederek Covid 19’un şiddetinden bizi çiftçilerimiz korudu. İkincisi ülke ekonomisinin dolayısıyla hepimizin ekonomisinin daha fazla daralmasından da bizi çiftçilerimiz korudu.

Peki, bu dönemde havada uçuşan yüzlerce milyardan çiftçimizin payına ne düştü?

Henüz 2019’un desteklerini bile alamadılar.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Buraya lütfen adınızı yazın