Biz seçimlere odaklanmışken neler oldu?

0
705

Önce, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adayları Binali Yıldırım ve Ekrem İmamoğlu arasında yapılan tartışma hakkındaki düşüncemi söyleyeyim:

Bu tartışma, alınan çok doğru bir kararın sonucu. Gerçek demokrasinin olduğu bütün ülkelerde, bu tür karşılaşmalar oluyor. On yedi yıldır yapılamıyor olmasını hiçbir zaman ülkem, milletim ve demokrasimiz için hoş karşılamadım. Umarım bundan sonra devlet başkanı adayları da televizyonlarda karşı karşıya gelir, gerçek demokrasinin gereğini yerine getirirler.

Moody’s notumuzu yine düşürdü

ABD’li uluslararası derecelendirme kuruluşu Moody’s, Cuma günü Türkiye’nin kredi notunu Baa3’ten B1’e düşürdü, ekonomik görünümünü ise “negatif” olarak açıkladı.

Moody’s, gerekçesini, “ödemeler dengesi krizinin artmaya devam etmesi” olarak açıkladı. Borçların ödenmesi ve kalkınmanın sürdürülebilmesi için gereken nakit paranın temin edilmesine olan güvenin sarsıldığını söylediler.

Bu karara Türkiye’den çok sayıda tepki geldi. Tepkilerdeki vurgular, Moody’s’in “gerçekleri saptırarak Türkiye düşmanlığı yaptığı” şeklindeydi.

Bildiğiniz gibi siyasetçilerin bu tür tepkilerini gerçekçi bulmuyorum. Ben, hoşuma gitmese de gerçeklerle hareket etmeyi yeğlerim. Böyle söylüyorum diye Türkiye’ye karşı husumet beslenmediğini düşündüğümü düşünmeyin. Sadece, husumetin de gerçeklere dâhil ve doğal olduğunu söylüyorum. Her zaman husumet olması da gerekmez, rekabet de aynı sonuçları doğurur.

Bu yüzden, ne sebeple söylenmiş olursa olsun, örneğin şöyle tepkileri sevmiyorum (Bu defa bakanlıklar da yapmış olan Nurettin Canikli söyledi.):

“Moody’s’in kararı Türkiye ekonomisi için sivrisinek vızıltısından ibaret.”

“Bu defa” dememin sebebi, benzer tepkileri daha önce de sayılamayacak kadar çok duymuş olmamız. Peki, böyle tepkilerin devletimize veya milletimize bir faydası oldu mu? Hayır. Bu defa da olmayacağından emin olabilirsiniz.

Faydasız olsa da siyasetçilerin böyle tepkilerini bir noktaya kadar anlayışla karşılıyorum. O “bir nokta” şu: Söylediklerine kendilerinin inanmamaları şartıyla…

Söylediklerine kendilerinin inandığı konusunda endişeli olduğumu hep söylüyorum. İçinden geçmekte ve karşı karşıya olduğumuz, benim hâlâ en kötüsünü atlatmadığımızı düşündüğüm ulusal veya uluslararası ekonomik, siyasi ve askerî krizler, yönetenlerin yıllardır sorunların “vızıltı” olduğuna inanmasından kaynaklandı. Bu yüzden yanlış tedbirler aldılar ya da bu yüzden tedbir almadılar.

Et ithal etmenin dayanılmaz cazibesi

Et ve Süt Kurumu (ESK), 2018 Sektör Değerlendirme Raporu’nu yayımladı. Rapora göre kırmızı et ithalatı, 2018’de 2017’ye göre yüzde 233 oranında arttı. Bu devasa artış, oranlar değişik olmakla birlikte canlı hayvan ithalatı için de geçerli. Raporun bu bölümünü gelecek yazılarımda değerlendireceğim.

Raporu okuduğumda, 2018 sonunda Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin niçin “Türkiye’nin 6 ay, 1 sene boyunca et ithalatı ihtiyacının olmadığı”nı söylediğini daha iyi anladım. Bir yıl önceden devasa miktarlarda et ve canlı hayvan ithal ediyorsunuz, böylece sonraki yıl, “et ihtiyacımız olmayacak” övünmesine zemin hazırlıyorsunuz (Bu taktiği de zaman zaman sizlerle paylaştığım “siyasetçi sözlüğü”me ekledim.).

2019’da 6 ay veya 1 sene boyunca et ithalatı ihtiyacı olmayacağının bu kadar güvenle söylenmesinin başka bir sebebi daha var:

TÜİK’in 2019 ilk çeyrek raporuna göre sığır eti üretimimiz 2018’in ilk çeyreğine göre yüzde 13,7 oranında azalmış. Çok yüksek bir oran. Aynı oran koyun eti üretiminde çok daha yüksek: Yüzde 33,7.

Ekonomik kriz böyle devam eder ve buna bağlı olarak vatandaşın alım gücü düşmeye devam ederse bırakın bir yıl daha et veya canlı hayvan ithalatına ihtiyacımızın olmamasını, 2020’de de ithalat yapmayabiliriz. Artık siz bu durumu “iyi” olarak mı nitelersiniz “kötü olarak mı bilemem.

Yine de şu sorunun cevaplanması gerekir:

İhtiyacımız yoksa niçin ESK’nın ithalat yetkisinin süresi uzatıldı ve daha iki gün önce, üstelik Sırbistan’dan, “5 bin ton gümrüksüz (daha birçok gıda ürünü ile birlikte sıfır gümrükle) büyükbaş hayvan eti ithalatına” izin verildi?

Sizce de tuhaf değil mi?

Sanayiye giden süt azalıyor

ESK’nın Raporu’nda, 2017’ye göre 2018’de büyükbaş hayvan sayımızda yüzde 6,9, küçükbaş hayvan sayımızda yüzde 4,1 artış olduğu yazılı.

2018’deki ithalat artışı ile kırmızı et üretimindeki büyük düşüş dikkate alındığında bu durum normal görülebilir fakat anaç sayıları ve süt üretimi artarken sanayinin aldığı süt miktarındaki azalışa dikkat etmek gerekiyor. Diğer yandan nüfusumuz da artıyor çünkü.

Soru şu:

2018’in Kasım ayından beri sanayi tesisleri daha az süt aldığına göre artan miktar da dâhil, geriye kalan süt nereye gidiyor?

Ciddi bir tarım sayımı yapılmadan et ve sütteki soru işaretlerine gerçekçi bir cevap bulamayacağımız anlaşılıyor.

Bu konuyu, yetkililere “kanun emrine rağmen niçin yıllardır tarım sayımı yapılmadığını” tekrar sorarak ve ilk fırsatta tekrar açmak üzere kapatıyorum.

Tarım verileri kafa karıştırmaya devam ediyor

TÜİK diyor ki:

Nüfus artıyor, hayvan sayıları artıyor, süt üretimi artıyor, bitkisel üretim artıyor, Tarım ÜFE artıyor, işsiz sayısı artıyor vs.

TÜİK diyor ki:

Kırmızı et üretimi düşüyor, kırmızı et alımı düşüyor, sanayinin süt alımı düşüyor, bitkisel ürün alımı düşüyor, traktör üretimi düşüyor, tarımda kullanılan tohum-ilaç-gübre-yem satışları düşüyor vs.

Burada ilk göze çarpan durum “tarımsal üretimin artıyor, tarımsal ürünlere talebin azalıyor ama gıda fiyatlarının düşmüyor” olması fakat ben başka bir noktaya dikkat çekmek istiyorum:

Bu verilerden hareketle asıl merakım; tohum, ilaç, gübre, yem satışları ve traktör üretimi yüzde 60’ın üzerinde düşerken, ekim alanları ve çiftçi sayısı azalırken üretimdeki artışın nasıl olup da devam ettiği!

Tarımsal üretim ile ilgili gelecek öngörüm

Özellikle tarımsal alanlarımızı -çoğunu rant uğruna- hızla kaybetmeye devam ettiğimiz, tarım girdilerinde net olarak dışa bağımlı olduğumuz ve yüksek nüfus artışı sürdüğü için tarımsal üretim ile yeterlilik arasındaki denge gün geçtikçe bozulacak.

Sadece tarımsal üretim hızındaki azalmadan bahsetmiyorum, miktar olarak geriye gidişten bahsediyorum. Bu öngörümü bir kenara yazabilirsiniz. Eğer örneğin sulama, mera, toprak kaybı, yavru kaybı gibi temel sorunlar derhâl dikkatle ele alınmazsa tarımımız, geri döndürülemez şekilde gerileyecektir.

UBK ve tuz

Ulusal Beslenme Konseyi (UBK), sağlıklı beslenme, beslenme ile ilişkili hastalıkların önlenmesi ve kontrolü ile ilgili mevcut şartların iyileştirilmesi, sağlıklı beslenme kültürünün ülke genelinde yaygınlaştırılması, ülke genelinde doğrudan veya dolaylı olarak beslenme ve yiyecek içeceklerden kaynaklı sağlık durumu ve hastalıklarla ilgili politika ve stratejilerin belirlenmesi için “tavsiyede bulunmak” üzere kuruldu. Yönetmeliği 9 Şubat’ta Resmi Gazete’de yayımlandı. İkinci toplantısını 13 Haziran’da yaptı.

Konsey; 9 bakanlık, 7 sivil toplum kuruluşu (birlik, federasyon, konfederasyon ve Türkiye Diyetisyenleri Derneği) oluştuğu için aslında “Paydaşların tamamı burada temsil ediliyor.” demek bile mümkün.

Dolayısıyla “tavsiye” kelimesi sizi yanıltmasın. Eğer burada alınan kararlar uygulanmayacaksa dağıtın gitsin.

Konsey, ilk toplantısını 30 Nisan’da Sağlık Bakanı Fahrettin Koca başkanlığında yapmıştı ve o toplantıda Koca; tuz, şeker ve yağ tüketiminin azaltılmasına yönelik çalışmalarda Konsey’e önemli görevler düştüğünü söylemişti. Ayrıca bilgi kirliliğinden şikayet etmişti. Başka neler konuşuldu bilmiyoruz.

İkinci toplantı hakkında bildiğimiz ise sadece toplantı yapıldığı oldu. Sağlık Bakanlığından verilen bilgi aynen şöyle:

“Ulusal Beslenme Konseyi, Bakan Yardımcımız @dralpmese başkanlığında ikinci kez toplandı.” (@dralpmese=Prof. Dr. Emine Alp Meşe)

“İş yapmayacaksan toplantı yap.” sözüne -genel anlamda- itibar edenlerden olmasam da sanırım bu söz böyle toplantılar için söylenmiş.

İlk toplantıda Bakan Koca’nın “tuzun azaltılmasından” da bahsetmiş olması beni 9 yıl öncesine götürdü. Arşivimi karıştırınca belgeleri de buldum:

21-22 Haziran 2010’da “Tuz Tüketiminin Azaltılması Strateji Belirleme Çalıştayı” yapılmıştı. Katılımcı kurum ve kuruluşları alt alta yazsam uzunca bir liste olur.

Peki, Çalıştay’da ne konuşulmuş?

Çalıştay hakkında farklı hacimlerde 5 rapor hazırlamışım. En kısasından alıntılarla soruyu cevaplayayım:

“Çalıştay’da, yapılan araştırmalarda Türkiye’de kişi başına günlük tuz tüketiminin 18 grama ulaştığı ve bu rakamın, Dünya Sağlık Örgütü’nün günlük tuz tüketimi için önerdiği 5 gramın çok üzerinde olduğu belirtildi. Aşırı tuz tüketiminin hipertansiyon, kardiyovasküler hastalıklar, gastrit, kanserler, osteoporoz, böbrek hastalıkları ve diyabete yol açabileceğine dikkat çekilerek; tuz tüketiminin azaltılmasının ülkemiz için çok önemli bir husus olduğu vurgulandı. Tuz tüketiminin azaltılması programı çerçevesinde, farklı çalışma grupları oluşturuldu ve uygulanabilecek strateji ve çözüm yolları belirlenmeye çalışıldı. Söz konusu çalışma grupları; yönetim, mevcut durum ve hedefler, müdahale alanları, eğitim ve farkındalık çalışmaları ve izleme ve değerlendirme çalışmalarını yapacak gruplar olarak belirlendi. İlgili çalışma gruplarında, tuz tüketiminin azaltılmasına ilişkin yapılabilecekler ilgili kurumlar tarafından belirlenmeye çalışıldı.”

Sonuç:

Aradan tam 9 yıl geçmiş, hâlâ “tuz azaltımı”nı tartışıyoruz.

Hazır yiyecek üretenlere tuz içeriği ile ilgili limitleri verirsiniz, uymayanlara yeterince yüksek cezayı basarsınız; halkı da kamu spotları başta olmak üzere çeşitli usullerle bilgilendirirsiniz olur biter.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Buraya lütfen adınızı yazın