2018 Değerlendirmesi: Kendimi değerlendirdim

0
188

Özetle…

…..

2018 yılını, ekmek zammıyla açmışız. Bu defa zam; 250 gr ekmek, 200 grama düşürülerek yapılmış. Üstüne bir de “Zam yapmadık.” açıklaması yapılmış.

Bir sürü karmaşık işlemden geçen, içeriği çok daha zengin ve tüketiciye ambalajlı olarak sunulan 1 kg makarnanın, 1 kg ekmekten çok daha ucuz olduğu bir ülkede ekmek zammına karşı çıkmak görevdir; “Zam yapmadık.” diyen yüzsüzleri açıklamak ise insanlık borcudur.

Ben de 2018’in ilk makalesinde bu görevi yerine getirmiş, bu borcu ödemişim.

Yeri gelmişken tekrar söyleyeyim: Ankara’da bakkal ve marketlerde satılan ekmeklerin çoğu, sıcak fırına sokup çıkarılarak altı ve üstü kızartılmış hamurlardan ibaret. Fırıncılarımızdan “pişkin beyanatlar” değil, “pişkin ekmekler” bekliyoruz.

Haklı oldukları gün, yanlarında da dururuz.

…..

Yine Ocak ayı içinde “2018’de gıda fiyatları, tahminlerim” başlıklı bir makale yazmışım.

Konuyu, “Hayvan Sayımı, Kuraklık, Kurlar, Arazi Toplulaştırması, Destekler, Otlak ve Meraların Islahı, Tarım Arazilerinin Koruma Altına Alınması, İthalat, Hal Yasası, Lisanslı Depoculuk, Kayıpların Azaltılması, Üretici Birliklerinin Yaygınlaştırılması” ara başlıkları altında ele almışım. Her ara başlığın sonunda, Türkiye’deki uygulamalardan yola çıkarak enflasyona etkisini değerlendirmişim ve demişim ki:

Gıda enflasyonunun bu şekilde düşürülmesi mümkün değil. Daha da artacak.

Böyle oldu ve hâlâ aynı düşüncedeyim.

Yukarıdaki ara başlıkları bazı makalelere başlık yapmışım. Ayrıca yeri geldikçe bu konulardaki gelişmeleri ve düşüncelerimi paylaşmışım.

…..

Birkaç makaleyi “tarıma yapılan desteklere” ayırmışım. Destekleri “desteklemişim” fakat “destek politikalarının” yanlış olduğunu yazmışım.

Üç temel yanlış uygulamaya dikkat çekmiş ve yanına, bana göre doğru olanı da yazmışım:

  1. Arazi değil, üretim desteklenmeli.
  2. Yem, gübre, ilaç gibi temel girdilerin millî üretimine gerektiği kadar destek verilmeli.
  3. Doğal hayvan beslenme alanlarımız hızla ıslah edilerek kullanıma açılmalı.

Tarımda dışa bağımlılığımız yıldan yıla arttığına ve artmaya devam ettiğine göre bu işlerin yöneticilerimizin pek ilgisini çekmediği anlaşılıyor.

Bundan sonrası çok daha zor olacak çünkü ekonomik kriz sebebiyle bazı alanlarda yapılması gerekenleri yapmak için gerekli maddi gücümüzü de kaybettik.

Yine de doğal beslenme alanlarımızın üretime açılması ile başlayabiliriz.

…..

Destekler dâhil projelerin hiçbirinin raporlarının kamuoyu ile paylaşılmadığını, daha kötüsü, belki de raporlanmadığını/raporlanamadığını, hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığının ya da ne ölçüde ulaşıldığının bilinmediği yazmışım.

“Genç Çiftçi, 250 Bin Damızlık Düve, 300 Koyun (toplam 50 bin), 3 İnek 10 Koyun, 250 Örnek Köy” ve açıklanan daha birçok projenin hedeflerinin neresindeyiz, bilmiyoruz. “Yapıyoruz, ediyoruz; merak etmeyin.” cümlelerinden gına geldi.

Destekler ve projeler için harcanan 100 milyar TL’den fazla hibe para ile sürdürülemez politikaların sürdürülmeye çalışıldığı konusunda uyarmışım.

Sonuç ne olmuş?

Destek ödemeleri artık ertelenerek yapılabiliyor. Üstelik bu sıkıntı, bütçeden tarım destekleri için ayrılması gereken miktarın yüzde 70’i ayrılabildiği hâlde yaşanıyor.

“Embriyo Transferi Projesi, Tarımsal İzleme ve Bilgi Sistemi Projesi” gibi “Türk tarımına çağ atlatacak proje”, “Devrim” sloganlarıyla başlatılan projeler, yüzlerce milyon harcandıktan sonra,  hiçbir olumlu sonuç alınamadan -muhtemelen kamuoyunun tepkisinden korkulduğu için- sessiz sedasız sonlandırılıyor.

Bunların hepsini de sorgulamışım.

Yöneticilerimiz, örneğin “300 koyun vereceğiz, bunlar ertesi sene en az 300 yavru verecekler; verdiğimiz 300 koyunun parasını bunları satıp ödeyeceksiniz, 300 koyun da bedavaya gelecek. Koyun sayısı her yıl katlanarak çoğalacağına göre kısa sürede zengin olacaksınız.” demişler.

Onlara, “Madem 300 koyundan seneye 300 yavru alınabiliyor, var olan 15 milyon koyundan niçin 15 milyon yavru alamıyorsunuz veya madem var olanlardan alamıyorsunuz 300 koyundan nasıl alacaksınız?” şeklinde cevabı belli olmasına rağmen cevap alamayacağımı bildiğim sorular sormuşum. Nitekim alamamışım.

Çelişkiyi ve ciddiyetsizliği Nasrettin Hoca’nın “Gördün peşin parayı, gülersin tabii” hikâyesiyle -içim acıyarak- tiye almışım.

250 Örnek Köy’e gelince: Henüz bir tane bile örnek köy yapılmış değil. Proje ile ilgili son haberler Mart 2018’e ait. Bakan Fakıbaba, iki köyün yapımına başlandığını ve 250 köyün Haziran 2019’da biteceğini söylemiş. Şunun şurasında 5 ay kaldı. Hep birlikte göreceğiz bakalım.

…..

İhtiyaç planlamasının doğru yapılmadığından şikayet etmişim. Bu sebeple hem üreticinin hem de tüketicinin mağdur olduğunu belirtmişim.

Bu konuda o kadar lakayıt ve beceriksizce davranılmıştır ki ihtiyacımızın dışında canlı hayvan ve et ithal ettiğimizin daha yeni farkına vardılar. Etler elimizde kaldı. Ödediğimiz para ve yaptığımız masraflar çoktan zarar yazıldı.

…..

Gıda enflasyonunun asıl sebebinin “spekülatörler=vurguncular” olmadığını, üretici, aracı ve perakendeciyi tehdit ederek pahalılığa çare bulunamayacağını, asıl sorunun “maliyetler” olduğunu defalarca yazmışım. “Vurguncu varsa eğer, ona gerekli cezayı vermek de sizin göreviniz.” demişim.

Hâlâ değişen bir şey yok. Çare olmadığı ortaya çıkmış olmasına rağmen tehditler devam ediyor. Ben ise bir adım daha ileri giderek “böyle devam edilirse ürünlerin tüketiciye ulaşmasında bile sıkıntılar yaşanacağını” iddia ediyorum.

…..

Yöneticiler, gıda enflasyonunu düşürmek için hâlâ -yıllardır niçin çıkarmadıklarını bilmediğimiz- Hâl Yasası’ndan medet umuyorlar. Ben ise Hâl Yasası’nın gıda enflasyonuna kesinlikle çare olamayacağını bugün de söylemeye devam ediyorum.

…..

Yöneticilerimiz, üretici ve tüketiciyi korumak ve de gıda enflasyonunu düşürmek için kooperatifleşmeye de bel bağladılar. Ben ise bizdeki kooperatiflerin, bir miktar üreticiyi korumakla birlikte, tüketiciyi koruyamadığını çünkü üreticiyi korumak için üreticiden daha pahalıya alınan bir malın, aracıların biri aradan çıkarılsa bile piyasa fiyatından daha ucuza satılamayacağını iddia etmiş ve bilinen kooperatiflerin ürünlerinden örnekler vermişim.

Hâlâ aynı iddiadayım. Zaten onların kooperatifleşme ile ilgili lafları da lafta kaldı.

…..

Yöneticilerimiz, gıda enflasyonunun “lisanlı özel depoculuk ve ürün ihtisas borsaları” sayesinde düşürüleceğini iddia etmeye de devam ediyorlar. Ben ise ürün ihtisas borsalarını desteklemekle birlikte gıda enflasyonunun düşmesine bir faydalarının olmayacağını, uzun yıllardır var olan ürün borsalarından örneklerle iddia ediyorum. Ayrıca lisanlı özel depoculuğun yüksek maliyetinin devlet tarafından karşılanacağını, kendi içinde kârlılığı olmayan, kendi ticari şartları içinde kâr edemeyen hiçbir sistemin ayakta kalamayacağını, devlet desteklerinin de sürdürülemez olduğunu yazmışım. Plansız, bilimsel olmayan yöntemler ve ithalata dayalı girdilerin baskısı altındaki üretim miktar ve maliyetleri ile stoklama maliyetlerinin, beklenen faydaya engel olduğunu söyleyerek, TMO’nun daha etkin kullanıldığı ara bir çözüm önermişim.

Ben hâlâ aynı noktadayım. “Lisanslı depoculuk ve ürün ihtisas borsaları” ile ilgili hangi noktada olduğumuzu bilen birileri olduğunu da sanmıyorum.

…..

Neredeyse her makalemde “ithalatın yerli üretime ve çiftçimize büyük zararlar vereceğini” vurgulamışım. “Günlük tedbirlerle durumun idare edilmeye çalışıldığını, tarıma yön verilemediğini.” söylemişim.

“Bırakın, bir müddet daha gıdayı pahalıya yiyelim. Zaten ithal ürünleri de pahalıya yiyoruz. İthalata ayırdığınız kaynakların bir kısmını, ithal girdilerin yerlileştirilmesine ayırın ki geleceğimizi kurtarabilelim. Bu politikalarla gün gelir üretecek çiftçi bulamazsınız, gün gelir ithalata para bulamazsınız, ikisinin birden olmadığı gün ise felaketimiz olur.” demişim.

Yine vurguluyorum, yine söylüyorum, yine diyorum.

…..

Yöneticilerimize, “Hayvan sayımızı biliyor musunuz?” diye sormuşum. Tarım bakanlarımız bile bilmediklerini söylemişler.

“Bilmiyorsanız planlamalarınızı neye göre yapıyorsunuz, destekleri hangi ölçüye göre veriyorsunuz?” diye sormuşum.

Hâlâ soruyorum, hâlâ cevap alamıyorum.

…..

Yöneticilerimiz her fırsatta tarım topraklarımızı korumak için aldıkları önlemlerle övünürken “topraklarımızın nasıl yok edildiğini” de yazmışım.

Bu iki yüzlülüğü anlayamamışım, bu vahşeti anlayamamışım, bu vurdumduymazlığı anlayamamışım, bu para hırsını anlayamamışım ama -belki de anlayamadığım için- yazıp durmuşum.

İtiraf etmeliyim ki hâlâ anlayabilmiş değilim.

…..

Hayvana dokundurmadan “veteriner hekim” diploması veren veteriner fakültelerimizi yazmışım (Vebali, diploma alanın değil, verenin üzerine elbette.).

Bir Allah’ın kulu da çıkıp “Olur mu öyle şey! İftira ediyorsun. İspatlayamazsan namertsin.” diyememiş.

Bu öğrencilerin hayvanlara nasıl dokunabileceklerini, mesleklerini sahada nasıl öğrenebileceklerini de yazmışım.

…..

Arada sırada; gıda, tarım, hayvancılık konularının dışındaki konulara da değinmişim:

23 Nisan’da bile ağızlarından çıkanları kulakları duymayan siyasetçilerimize öfkemi “Bari çocuklarınızdan utanın.” diyerek dile getirmişim. Hâlâ utanmalarını bekliyorum.

Seçimler vesilesiyle, “kimlere oy vermeyeceğimi” yazmışım. “Başkalarına hakaret edenlere, başkalarını aşağılayanlara ve küçümseyenlere, kendilerini vazgeçilmez sananlara, bizi geleceğimizle korkutanlara oy vermeyeceğim.” demişim. Yine diyorum.

Sisteme destek veren biri olarak Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi hakkındaki düşüncelerimi ve endişelerimi dile getirmişim. Endişelerim maalesef devam ediyor.

Ülkemizin ekonomik gidişatını uzun bir makalede ele almışım. 2013’ten beri yazdıklarımdan örnekler vererek “krizin” nasıl göz göre göre geldiğini anlatmışım. Bakan gözler hâlâ görüyor.

Ziraat Bankasının, çiftçiler dururken niçin futbol kulüplerine destek olduğunu sorgulamışım. Hâlâ sorguluyorum.

Türkiye Uyuşturucu Raporu’nu gündeme getirmişim. Gençlerimizin, yıldan yıla uyuşturucu batıklığına daha fazla çekildiğini resmî rakamlardan örneklerle ortaya koymuşum. Siyasetçilerimiz, gelecek nesilleri, gelecek seçimlerden daha fazla düşünürler umuduyla son 10 yıldaki uyuşturucu verilerini karşılaştırmışım. Bunları bilip de müdahale mevkisinde bulunduğu halde elinden geleni yapmayana “insan” bile denemez.

…..

Sadece eleştirmemişim, övülecek işler yapılmışsa övmüşüm. Süre gerekene süre, destek gerekene destek vermişim. “Her şartta arkandayım.” demişim.

“Olmaz.” demişsem, niçin olmayacağı ile birlikte nasıl olacağını da yazmışım.

…..

Yazdıklarımı okuduktan sonra birilerinin tarafında olduğumu düşünenlere, “Önemli olan fiillerdir; faillerle ilişkim, onların fiillerle ilişkisi kadardır.” demişim.

Bu kadar basit bir cümleyi anlayamayanın (anlamak istemeyenin) makamına da mevkisine de cemaatine de partisine de parasına da şeceresine de itibar etmemişim; etmiyorum, etmeyeceğim.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Buraya lütfen adınızı yazın