Şemsi Bayraktar: “Ne yapıp edip çiftçimizi tarlada tutmalıyız."

Bayraktar: “Çiftçilerimizin yaş ortalaması 55 oldu. Çünkü gençler tarımda kalmak istemiyor. Asgari ücretle iş bulan çiftçimiz hemen tarımı bırakıyor. İstihdamda tarımın payı son bir yılda yüzde 17,7’den yüzde 17,1’e indi. Tarımdaki istihdam son bir yılda 300 bine yakın azalarak 4,7 milyonun altına geriledi. Çünkü çiftçimiz sosyal güvence istiyor. Geleceğini garanti altına almak için uğraşıyor.”

Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin dün Ankara’da başlayan ve 2 gün sürecek olan 27’nci Genel Kurulu’nun açılışında konuşan Genel Başkan Şemsi Bayraktar, “Ne yapıp edip çiftçimizi tarlada tutmalıyız” dedi. Bayraktar, tarımın öncelikli sorunlarının çözülmesi ve çiftçinin tarlada kalabilmesi için temel girdi fiyatların makul düzeylere çekilmesi, tarımsal kredi faizlerinin düşürülmesi, çiftçinin finansman sorunun halledilmesi, örgütlenme, sulama gibi yapısal sorunların çözülmesi gerektiğini bildirdi.

Gençlerin tarımda kalmak istemediğini, asgari ücretle iş bulan çiftçinin hemen tarımı bıraktığını ve istihdamda tarımın payının son bir yılda yüzde 17,7’den yüzde 17,1’e indiğine değinen Bayraktar, tarım BAĞ-KUR primlerinin yüksekliğinden yakındı. “Zor geçinen bir kesimin aylık 764 lira 96 kuruş tarım BAĞ-KUR primi ödemesi mümkün mü?” diye soran Bayraktar, 5 puanlık Hazine indiriminin tarım kesimine uygulanmasını sağladıklarını ama yine de çiftçinin 654 lira 10 kuruş prim ödemek durumunda kaldığını ifade etti.

Bayraktar konuşmasına şöyle devam etti:

“Prim miktarı asgari ücret ve prim gün sayısına göre hesaplanıyor. Asgari ücret artıyor. 2008 yılında 15 gün olan aylık prim gün sayısı her yıl 1 gün yükseliyor. 2019’da 26’ya çıktı. 2023’de 30 olacak. Bu demektir ki tarım BAĞ-KUR primleri daha da artacak. Bu primler olduğu sürece tarımda kayıt dışılık sürer. Tarımda erkeklerin yüzde 78,2’si, kadınların yüzde 95’i kayıt dışı çalışıyor. Toplamda bu oran yüzde 85,2’yi buluyor.

Çiftçilerimizin yaş ortalaması 55 oldu. Çünkü gençler tarımda kalmak istemiyor. Asgari ücretle iş bulan çiftçimiz hemen tarımı bırakıyor. İstihdamda tarımın payı son bir yılda yüzde 17,7’den yüzde 17,1’e indi.

Tarımdaki istihdam son bir yılda 300 bine yakın azalarak 4,7 milyonun altına geriledi. Çünkü çiftçimiz sosyal güvence istiyor. Geleceğini garanti altına almak için uğraşıyor. Gençleri tarımda tutamazsak, tarımsal üretimimiz de gıda güvencemiz de tehlikeye girer. Çözüm bellidir, tarım Bağ-Kur primleri 2008’deki gibi 15 güne indirilmelidir. Çiftçilerimize her yıl için 90 gün yıpranma payı verilmelidir.”

“Gıda fiyatlarını yükselten çiftçi değil.”

Konuşmasına, “Ne yapıp edip çiftçimizi tarlada tutmalıyız.” diye devam eden Bayraktar, bazı girdilerde yıllık artış oranının yüzde 115’i aştığına dikkat çekerek, çiftçinin, enflasyonun kazananı değil, ezileni olduğunu vurguladı.

Üretici fiyatlarının girdi fiyatlarının gerisinde kaldığına işaret eden Bayraktar, bu konuda şunları kaydetti:

“Şimdi rakamlara baktığımızda, bırakın 4 yıllık dönemi, sadece 2018 yılında, tohumda, yemde, gübrede, elektrikte, zirai ilaç fiyatlarında büyük artışlar oldu. Bazı girdilerde yıllık artış oranı yüzde 115’i aştı. Yem fiyatları yılbaşından bu yana sürekli yükseliyor. Fiyatlar yerinde saymıyor. Mazotun litresi 6,5 lirayı aştı. Artan girdi fiyatları karşısında üreticilerimiz her geçen gün daha da zorlanıyor. Bunu en son hububat alım fiyatlarında gördük. Alım fiyatı buğdayda yüzde 29, arpada yüzde 33 artırıldı. Bu artışlar enflasyonun üzerinde gerçekleşti ancak girdi fiyatları daha fazla arttı. Girdi maliyetleri almış başını gidiyor. Üstelik üreticimiz fiyatlar nedeniyle yeterli girdi kullanamadı, verim düştü, maliyeti arttı. Dövizdeki artış doğrudan girdilere yansıyor. Yalnız bizim anlamakta zorluk çektiğimiz dövizde gerileme olunca neden bir türlü girdi fiyatları düşmüyor? Dolar 2018’in Ağustos ayında serbest piyasada 7 lira 25 kuruşa kadar çıktı. Sonra bu yılın başlarında 5 lira 20 kuruşa kadar indi. Halen 6 lira dolaylarında seyrediyor. Şunu sormak herhalde hakkımız. 2018 Eylül ayında, döviz kurlarına bağlı olarak fiyatları zirve yapan, hammadde veya mamul madde olarak dışa bağımlı olduğumuz gübre, mazot, yem, elektrik, zirai ilaç, sebze tohumu gibi girdilerimizin fiyatları neden aynı oranda düşmedi? Enflasyonun sorumlusunun çiftçi olmadığı gün gibi ortada.

Gıda fiyatlarını yükselten çiftçi değil. Gübreye, elektriğe, mazota, zirai ilaca, yeme, tohuma zam geliyor, Çiftçi, Ziraat Bankası’ndan ihtiyacı kadar ucuz kredi kullanamıyor, gidip özel bankalara yüzde 30’lara varan oranlarda faiz veriyor,

Ziraat Bankası yüzde 8-11 olarak uyguladığı tarımsal kredi faizini yüzde 16’ya çıkarıyor, Tarım Kredi Kooperatiflerinin faiz oranı yüzde 26’nın altına inmiyor. Hal böyleyken çiftçi nasıl ucuza ürün üretebilir?

Çiftçimizin, 15 liraya sattığı kuru incir markette 60 liraysa, 10 liraya sattığı kuru kayısı markette 39 liraysa, 3 liraya sattığı nohut markette 12 liraysa, 1,5 liraya sattığı inek sütü markette 5,5 liraysa, 2 liraya sattığı kırmızı mercimek markette 7,5 liraysa kusura bakılmasın kimse çiftçimize hesap soramaz.

Çiftçimiz, enflasyonun kazananı değil, ezilenidir. Son 4 yılda, çiftçimiz için önemli ürünler olan buğdayda, mısırda, pamukta, ayçiçeğinde üretici fiyatları, gübre, mazot gibi girdilerdeki fiyat artışlarının altında kalmıştır. Bu çiftçinin hakkını kimse yememelidir.”

Yükselen girdiler hayvancılığı da olumsuz etkiledi

“Son yıllarda hem büyükbaş hem de küçükbaş hayvan varlığımızda önemli artışlar yaşandı. Özellikle büyükbaş hayvanlarda kültür ve kültür melezi hayvan oranında büyük artış görüldü. Bu gelişme sütte ve ette verimi artırdı. Ancak son dönemde yükselen girdiler hayvancılığımızı da olumsuz etkilemiştir. Tüketicinin makul fiyatlarla et yemesinin tek yolu, bazı lobilerin öne sürdüğü gibi ithalat değil, üreticimizin maliyetlerinin düşürülmesidir. Maliyet aşağı çekildiğinde et üretimi artacak, tüketici fiyatları da gerileyecektir. Yem fiyatlarındaki artış nedeniyle süt üreticimiz de zorlanmaktadır. Özellikle bir konuya da dikkati çekmek isterim ki süt fiyatlarında istikrar sağlanmadığı sürece, Türkiye’nin et sorunu olacaktır. Üreticilerimiz geçen yıl bir kilogram et sattığında 24,3 kilogram yem alabiliyordu. Bu yıl bu rakam 19,4 kilograma geriledi. Son bir yılda besicimizin alım gücündeki azalış yüzde 20’yi geçti.

Süt hayvancılığı da farklı değil. Geçen yıl bir litre süt sattığında üreticimiz 1,1 kilogram yem alabiliyordu. Bu yıl bu rakam 0,9 kilograma düştü. Alım gücündeki azalış yüzde 18’i aştı. Bu alım gücüyle üretmek, yetiştiricilik yapmak gerçekten zor hale gelmiştir. Ulusal Süt Konseyi, 1 Mayıs-31 Aralık 2019 tarihleri arasında brüt 1 lira 70 kuruş olan tavsiye fiyatı 2 liraya çıkardı. Fakat yem fiyatı 1 lira 65 kuruşa kadar çıktı. Buna göre çiğ sütün litre fiyatı 1,5 pariteyle en az 2 lira 48 kuruş olmalıdır. Tavsiye fiyatı olan 2 lira ülkemizin çoğu bölgesinde de uygulanmamaktadır. Biz her ay fiyatları alıyoruz. En son çiğ süt Türkiye ortalaması 1 lira 51 kuruştu. Bu rakam yeni tavsiye fiyatıyla en fazla 1 lira 70 kuruş ile 1 lira 80 kuruş arasında olur. Üstelik daha çiğ süt üretici tavsiye fiyatı hayata geçmeden yem üreticileri yeme yüzde 5,8 zam yaptılar.

Yeri gelmişken, Et ve Süt Kurumu’na da burada değinmek istiyorum. Biz, hayvancılığımızın gelişmesine ve sorunlarının çözümlenmesine önemli katkı sağlayacağına inandığımız ve her platformda dile getirdiğimiz bir müdahale kurumu oluşturulmasıyla ilgili talebimizi aynı miras kanununda olduğu gibi, dönemin Başbakanına iki kez taşıdık. Hatta 3 bakanın kararnameye imza koymadığını da söyledik. Kendileri verdikleri talimatla sorunu çözdü ve Et ve Balık Kurumu’nun ana statüsü değiştirildi, Et ve Süt Kurumu adı altında bir müdahale kurumu oluşturuldu. 2016 yılında çiğ süt litre fiyatları 70-80 kuruşlara kadar inmişti. Sorunu çözmek için dönemin Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı, süt tozuna destek kararını çıkardı. Et ve Süt Kurumu piyasaya müdahale etti. Piyasadan süt çekti ve süt tozuna çevirdi. Fiyatların daha da aşağı inmesinin önüne geçti. Fiyatlar yükseldi damızlık hayvan kesimi durdu. Şayet Et ve Süt Kurumu kurulmamış olsaydı piyasaya müdahale edilemeyecekti, fiyatlar çok daha düşük düzeylere inecekti, ahırlar boşalacaktı. Et ve Süt Kurumu’nu açtırmakla tarihi bir iş yaptık. Ben tarımda devletçiyim arkadaş. Liberal ekonomilerde bile, serbest piyasa ekonomisinin uygulandığı ülkelerde çiftçiyi koruyan mekanizmalar var. Nedir bu mekanizmalar çiftçi örgütleri hepsi güçlü, piyasaya giriyorlar, mal alıyorlar, stokluyorlar, pazarlıyorlar, ambalajlayıp dünya piyasalarına satıyorlar. Peki bizim paydaşımız olan tüccar ve sanayicilerimiz… Biz onların gelişmesini istiyoruz. Fabrikalar kurulsun diyoruz, sütümüzü verelim, etimizi verelim, meyvemizi verelim hiç itirazımız yok. Ama diyoruz ki paydaş olun paydaş. Bizi sömürmeyin kardeşim. Biraz gönlünüz zengin olsun cebiniz değil. Siz para kazanırken fabrika üstüne fabrika açarken ben hayvanları kesime götürüyorum. Peygamber efendimiz buyurmuş ‘asıl zenginlik mal mülk zenginliği değil. Gönül zenginliğidir’ Allah bunlara böyle bir zenginlik versin.  Biz, sürdürülebilir bir hayvancılık politikası istiyoruz. Biz, süt fiyatlarında istikrar istiyoruz. Biz, 25 kuruşluk süt teşvik priminin devam etmesini istiyoruz. Biz, et fiyatlarında istikrar istiyoruz. Biz, önümüzü görmek istiyoruz.

Biz, ithalat istemiyoruz. Biz, sektörde sömürü düzeni istemiyoruz. Sanayicinin bize “yemini benden almazsan, sütü senden almam” demesini istemiyoruz. Süt paralarının zamanında ödenmesini istiyoruz. “Herkes kazansın, damızlık hayvanlar kesime gitmesin, ahırlar boşalmasın” diyoruz. Söyleyin çok şey mi istiyoruz? Kanatlı sektöründe de durum farklı değil. Son yıllarda hem yumurta hem de kanatlı et üretiminde önemli artışlar oldu. İhracatta da artış var ama üreticinin para kazandığını ne yazık ki söyleyemiyoruz. Yatırım yapan yatırımının karşılığını makul bir sürede alamıyor.

Yurt içi piyasa doymuş durumda. Sektörün geleceği ihracatta. Devletimiz somut, akılcı adımlar atmalı, kanatlı sektörünün ihracatını desteklemeli, yeni pazarlara açılımı sağlamalı, üreticinin kazancını artırmalıdır.”

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Buraya lütfen adınızı yazın