Yeni Ekonomi Programı (2019-2021)

0
232

Yeni Ekonomi Programı (YEP), Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak tarafından açıklandı. Bu hafta, uzunca bir makale ile seçilmiş örneklerle ve mümkün olduğunca sade bir anlatımla bu Program’ı irdeleyeceğim.

Ekonomistinden iş adamına konu ile ilgili herkes Program için “Ayakları yere basan bir Program.” cümlesini kurdu. Aynı kanaatteyim. Hükümet sonunda “kriz” ile karşı karşıya olduğumuzu zımnen kabul etmiş oldu. Krizin varlığının zımnen de olsa kabul edilmesi önemli çünkü kriz olduğunu kabul etmeyen krize karşı tedbir almaz. Tıpkı hastalık olduğuna inanmayan doktorun tedavi uygulamaması gibi.

İğneyi kendimize batırmazsak…

Programın teknik detaylarını Hazine ve Maliye Bakanlığının sitesinden bakıp inceleyebilirsiniz.

Benim bu bölümde yazacaklarım ise “koruyucu hekimlik” uyarıları, belli aralıklarla krize girmemizin somut veriler üzerinden basit bir dille anlatılmış teşhisleri. Aslında inkâr edenlerin bile kabul ettiğini bildiğim gerçekler.

Konuyu böyle ele almayı tercih ettim çünkü belli aralıklarla ve benzer sebeplerle krize girmemizden bıktım usandım. Benzer sebepler benzer sonuçları doğuracağından da işin bu tarafını teknik tarafından önemli buluyorum. Bu sebeple de her fırsatta -tekrarı sıkıcı olsa bile- bunları söylemeyi görev sayıyorum. Ayrıca teknik tarafına da halkın merak ettikleri üzerinden kısaca değineceğim tabii.

Krizin öncü belirtileri 2013’te netleşti (Bakınız: Ne dedim? Ne oldu? Ne olur? 2013-2018, Ekonomi ile ilgili tahminlerim). Dövizin değeri artarken artış hızı ve oynaklık da aylar geçtikçe arttı. Dövize faiz eşlik etmeye başladı. Doğal olarak enflasyon da yükseliş eğilimine girdi. Faiz arttırdığımız halde dövizin kontrol edilememesi ilginç olsa da sebepsiz değildi. Yöneticilerimizden gelen çelişkili açıklamalar ve Merkez Bankası üzerindeki baskılar dövize müdahaleyi geciktirdi. Daha önemlisi, bu davranışlar, içte ve dışta, Türkiye ekonomisine ve hükûmete güvenin azalmasına sebep oldu. Burada “güven” kelimesinin altını kalın çizgilerle çiziyorum çünkü hâlâ güvenin önemini anlayamadılar.

2001 krizinden sonra yurt dışından borçlanmaya ve ithalata dayalı başlangıç modeli belki doğruydu fakat biz bu modelden bir türlü vazgeçemedik. Model, hem iktidarın hem vatandaşın işine geldi. Sokaklarda kredi kartları dağıtıldı, “Al sat ekonomi canlansın.” adıyla tüketimi arttırma kampanyaları düzenlendi. Tam bir Lale Devri yaşıyorduk. Harcadığımız paraları şimdilerde düşman dediklerimizden borç olarak aldığımızı unutmuştuk. “Borç yiyen kesesinden yer.”, “Elin parasıyla ağalık olmaz.”, “Taşıma suyla değirmen dönmez.” atasözleri bize aitti ama o sözler facebook paylaşımları içindi, uyulmak için değildi.

Borç da olsa döviz bolluğu TL’nin değer kazanmasını sağlamıştı, dolayısıyla ithal ürünler ucuz fiyatlarla gelmeye başlamıştı. Bunlar olurken yurt dışındaki ucuz fiyatlarla rekabet edemeyen yerli üreticilerimiz birer birer üretimden vazgeçmeye veya onlar da ithalata dayalı üretim yapmaya başladılar. Yıllar akıp geçti, borç aldığımız dövizlerin ödeme vadeleri geldi. Ödemede sıkıntı yaşıyorduk ama sorun değildi, biraz daha pahalıya mal olurdu fakat borç para vermeye istekli çoktu. İtibarımız vardı ki borç veriyorlardı (!). Döngü, kısır döngüye dönüşmek üzereydi fakat uyanmamakta ısrar ediyorduk.

Döviz ihtiyacının artması ve TL’nin değer kaybı ile faizler ve enflasyondaki can yakan artışlar işte bu hataların doğal sonucudur.

Düşman edebiyatına gelince:

Yahudi Ofer’e Tüpraş ve Galataport -belki bilmediğimiz daha başka yerler- hem de kapalı kapılar ardında “babalar gibi” satılırken ve itiraz edenler yabancı düşmanlığı ile suçlanırken nasıl yanlış yapıldı ise bugün, “bütün dünya Türkiye’ye düşman”mış gibi davranmak, ekonomik sorunların gerçek sebebini kavrayamamak da o kadar yanlıştır. Devlet, millet ve medeniyetler arasındaki mücadeleler dünya kurulduğundan beri en sert şekilde devam etmektedir. Belli zaman ve dilimlerde belli milletler ve devletler için farklılaşıp sertleşebilir. Herkes gibi biz de bu mücadeleye hazır olmalıydık ve olmalıyız. Devletler ve hükûmetlerin varlık sebepleri budur zaten. Gerisi boş laftır. Düşman olduğu söylenenlerin düşmanlık etmesinden şikâyet etmek dünyanın en komik fıkrası olsa gerektir. Bu gerçekleri peşinen kabul edip bilime odaklanmalı, saldırılara açık taraflarımızı muhkem hâle getirmeli ve bunu da kendi bilgi ve üretimimizle yapmalıyız.

Dolar kurunun geldiği seviyenin köpük olduğuna da itirazım var. Ekonomik program açıklanana kadar özellikle iktidar kanadından ve iktidara yakın iş adamlarından hep şu beyanatlar geldi: 4-4,5’un üzeri köpük. Halbuki dolar kurunun reel (gerçek) değeri 5,60 civarındaydı. Nitekim Yeni Ekonomi Programı’na 2018 yılı için dolar hedefi 5,60 olarak konulmuş. Bana göre bu değerin içinde siyasi ve askeri riskler yok. Şahsen; hükûmet ve iş adamlarının doların kısa vadede 5,60’ın altına gelmesini arzu ettiklerini de sanmıyorum çünkü hızlı geri çekilme olursa bu da en az hızlı yükseliş kadar ekonomimize zarar verecektir. Program ile yapmaya çalıştıkları doları aşağı çekmekten çok 6.00 civarında sabitlenmesini sağlamaya çalışmaktır ve doğrusu da budur. İleri vadede daha aşağı gelecekse bu da piyasa dinamikleri içinde olmalıdır. Aksi halde döviz şoklarına açık olmaya devam edeceğiz ve tabii “düşmanlarımızın” ekonomi üzerinden saldırılarına da.

Dövizdeki köpük konusunda ısrar edenler için de şunları söyleyebilirim: Yöneticilerimiz sürekli konuşmaktan, hele birbirleriyle çelişen beyanlardan şiddetle kaçınmalıdır. Döviz kurlarında gerçekten bir köpük varsa bunun sebebi gereksiz ve çelişkili beyanlardır.

Diğer tarafta ise millîleşme söylemleri var. Millîleşme söylemleri ile yabancı ürün bağımlılığının ters orantılı olarak geliştiği bir dönemden geçiyoruz. Söylemler sıklaştıkça bağımlılığımız artıyor. Tersini iddia edenler şunu düşünmelidir: Bağımlılığımız artmasaydı, bugün, Cumhuriyet tarihinin en tehlikeli krizi ile karşı karşıya kalmazdık.

Sanıyorum yaşadığımız krizin, şimdiye kadarkilerin en tehlikelisi olduğu düşünceme karşı çıkanlar da olacaktır. Bunlar tezlerini devletin mali dengelerinin iyi olduğu ile açıklıyorlar. Teknik olarak ayrı hesaplara sahiplerse de soruna bütün olarak bakınca borçlu olanın devlet veya şirket olması fark etmiyor. Etmediğini bugün yaşarak görüyoruz. Hatta şirketlerin borçlu olması çok daha tehlikeli çünkü işsizliğe etkisi başta olmak üzere krizin domino etkisi çok daha hızlı olabiliyor. Şirketler bankaları, ikisi birden devleti sıkıntıya sokuyor çünkü devlet, konuya doğrudan müdahil olmak zorunda kalıyor. Sonuçta şirketler, bankalar ve devlet aynı anda sıkıntıya giriyor.

Devlet nasıl müdahil olacak? Yakında göreceğiz; devlet, şirketlerin ve bankaların batıklarına kefil olacak, bir anlamda batıklarını üstlenecektir. Diğer bir deyişle şirket ve banka kurtarma operasyonları süreci Yeni Ekonomi Programı’nın açıklanması ile başladı. Kimlerin kurtarılacağı ve yöntem yakında açıklanacaktır. Açıklama, halkın tepkisi dikkate alınarak alıştıra alıştıra yapılacaktır.

Son olarak, krizin etkileri henüz halk tarafından tam olarak hissedilmedi. Krizin başında değiliz belki fakat henüz ortasına da gelmedik. Çok daha zor yıllarımız olacak. Haddim olmayarak harcamalarınızı tekrar tekrar gözden geçirmenizi tavsiye ederim.

YEP’in dış görüntüsü

YEP’in sloganını beğendim: Dengelenme-Disiplin-Değişim.

“Disiplin” ve “Değişim” kelimelerini geçmişte yapılan hataların birer itirafı, geleceği yapılandırmanın da olmazsa olmaz yolu olarak görüyorum. Denge, disiplin ve değişim kavramları belli bir dönemde değil, her zaman gereği yerine getirilmesi gereken kavramlar.

Yansıdaki sunumu ise hem içerik hem de kurgu bakımından çok beğendim. Program çok iyi özetlenirken kolay anlaşılır bir dil kullanılmış. Bakan Albayrak’ın sunumunu başarısız buldum. Dünyanın gözü kulağı bu Program’da iken sunumun yarım saati bile bulmaması, bunun en az 5 dakikasının “krizde bizim suçumuz yok” açıklaması olması ve kalan kısmının da yansıyı okumaktan ibaret kalması, detaya girilmemesi (Detayları hâlâ açıklamadılar.) Program’ın başarısı ile ilgili haklı şüphelere neden oldu.

Orta Vadeli Program’ın adını Yeni Ekonomi Programı olarak değiştirmenin içeriğe ne katkısı oldu anlayamadım. Sanıyorum algılarımıza bir faydası olduğunu düşündüler. İçeriğe bakarak Orta Vadeli Program adının daha uygun olduğunu düşünüyorum.

Sadece Program’ın adıyla değil içerikteki adlandırmalarla da oynamışlar. Örnek: 2016’da ilan edilen Millî Tarım Projesi’nin adı Tarımda Millî Birlik Projesi olmuş. Millî Tarım Projesi’nin içeriğinden vazgeçmedilerse eğer -ki tarihî bir hata olur- bu tür basit kelime oyunlarına ne gerek var, diye sorgulamadan edemiyorum. Uygulama tarihini -sanıyorum- 7 defa değiştirdikleri halde yıllardır bir türlü başlatamadıkları Ürün Takip Sistemi’nin adı ise Ürün Gözetim Mekanizması olmuş. Böyle şeylerden medet umulmasını hiç mi hiç anlayamıyorum.

YEP’in içeriği

İçeriği irdelerken sizi rakamlara boğmayacağım. Halkın merak ettiklerini yazacağım.

En önemlisi şirketlerin ve bankaların kurtarılma meselesi. Bildiğiniz gibi 2001 krizinin, bugünkü iktidarın iktidara gelmesinde çok önemli bir payı vardır. Banka kurtarma operasyonlarını hatırlarsınız. Bugün benzer bir kararla karşı karşıyalar. Gülme komşuna, gelir başına.

Hemen belirtmeliyim ki kurtarma operasyonlarına karşı değilim. İş bu hâle geldikten sonra destek verildiğinde durumunu düzeltebilecek olan reel sektör şirketleri ile bankaları kurtarmak zorundayız. Ustalık, bu hâle getirmemekti fakat olan oldu. Burada önemli olan hangi şirketlerin ve bankaların kurtarılacağına doğru karar vermektir.

Doğru karar vermek konusunda endişelerim var çünkü bankaların ve şirketlerin durumu hakkındaki araştırmalar 24 Eylül Pazartesi günü başlatıldı. Türkiye’nin en zengin iki kişisinin sahibi olduğu şirketlerin zorda olduğu ve borçlarını yapılandırmak için bankalarla görüştükleri haberleri üzerinden aylar geçmişken ve her gün birden fazla şirket ya iflas ya konkordato ilan ederken ya da borç yapılandırmak için bankaların kapısını çalarken, iflasların başlayacağını ben bile dolar henüz 2,92 TL iken taa 11 Aralık 2015’te yazabiliyorken sizler hangi işlerle uğraşıyordunuz beyler? Bankaların ve şirketlerin durumlarının incelenmesi niye bugüne bırakıldı? Bu ne ciddiyetsizlik? “Güven’ kelimesinin altını kalın çizgilerle çiziyorum.” demiştim ya, kastettiğim davranışlardan biri de buydu işte.

Halk; şirket ve banka kurtarma konusunda hükûmetin alacağı tavrı merak ediyor. Tabii iş adamları da.

Benim hükûmetten beklentim, siyasi sonuçları üzerinde fazla durmadan krize hızla müdahale etmesidir. “Kriz var ama o kadar da büyük değil ve bizim bir kusurumuz yok.” söylem ve tavırları gecikmeye sebep oluyor. Böyle durumlarda gecikme, ölüm demektir.

Aslını sorarsanız hükûmet kanadının sıkça şahit olduğum şu tavrı da beni çok korkutuyor: Her iktidar gibi çoğunlukla siyasi sebeplerle bazen de örneğin ekonomik konularda, panik olmasın mazeretiyle sorunu inkar veya küçümseme yolunu tercih ediyorlar. İktidara yakın bütün basın yayın organları ile yukarıdan aşağıya bütün partililer aynı kelimeleri kullanarak, hatta sloganlaştırarak, aynı cümleleri kuruyorlar ve bu cümleleri mümkün olduğunca sık ve saldırgan bir şekilde söyleyerek kamuoyu oluşturmaya çalışıyorlar. Buraya kadarını anlarım fakat tuhaf bir şekilde, bir müddet sonra, kendi söylediklerine kendileri de inanmaya başlıyorlar. Bu inanmanın riski şudur: Örneğin siyasi sebeplerle veya paniğe yol açmamak için “Kriz yok.” denilebilir fakat krizin yokluğuna inanılmaya başlanırsa tedbir alınamaz. 2013’ten itibaren göstere göstere gelen krize gereğince müdahale edilmemesinin önemli sebeplerinden biri bence budur.

Halkın gündemindeki konulardan biri de devletin 2019’da 59,9 milyar TL tasarruf edeceği taahhüdü. Taahhüdün açılımı şöyle: 30,9 milyar TL – Yatırımlar, 13,7 milyar TL – Teşvikler, 10,1 milyar TL – Sosyal güvenlik, 2,5 milyar TL – Mal ve hizmet, 2,7 milyar TL – Diğer.

Bir söz veriyorlar fakat kesintilerin detayları yok. 10,1 milyar TL tasarruf, sosyal güvenliğin hangi alanlarından yapılacak? Örneğin SGK bazı ilaçları vermeyecek olabilir mi? Merak ediyoruz.

Diğer taraftan ise şirketler ardı ardına iflas ederken, etmeyenler zarar yazıp en az 3 yıl vergi vermeyecekken, devletin, şirket ve banka kurtarma operasyonları için milyarlarca dolar kaynak ayırmak zorunluluğu neredeyse kesinken ve alışverişlerde önemli oranda düşüşler yaşanacakken nasıl olacak da devlet gelirini 16 milyar TL arttıracak? Bütün bu tedbirler o çok övünülen kamu maliyesini tamiri yıllar alacak şekilde bozmayacak mı? Bu şartlarda nasıl olacak da bütçe açığı 2021’de 1,7’ye indirilebilecek?

Bu şartlarda işsizlik nasıl olacak da 3 yıl içinde 12,1’den 10,8’e düşürülebilecek?

Diğer bir sorun ABD’nin faiz arttırmaya devam ediyor olması. ABD faiz arttırırken biz faizleri nasıl olacak da aşağıya çekebileceğiz. Faizler aşağı gelmeden nasıl olacak da yeni yatırım yapılacak. İster devlet, isterse özel sektör borçlansın, Program’daki döviz hedeflerine ulaşılsa bile (2021’de şu anki seviye öngörülüyor.) ABD faiz arttırdıkça borçlanma maliyetleri (LIBOR) yükseliyor. Biz de yurt dışından dövizle borçlanmak zorunda olan bir ülke olduğumuza göre, ekonomideki durgunluk borçlanma ihtiyacını azaltsa bile borçlanma maliyetlerimizi nasıl azaltacağız?

Bütün bunların üzerine, petrol fiyatının 100 dolara dayanacağı söyleniyor ki anlatmaya çalıştığım Program’daki bütün olası sapmaların yanında inşallah böyle bir şey olmaz.

Cari açık tahminleri ise çelişkilerle dolu. Denilmiş ki: “2018’in ilk yarısında, görece canlı seyreden iç talep, yükselen ham petrol ve emtia fiyatları ile ithalatın ihracattan daha güçlü seyretmesi nedeniyle dış ticaret dengesinde bozulma gözlenmiş ve cari işlemler açığı artmıştır. Ancak yılın ikinci yarısında döviz kurlarındaki hızlı yükseliş ile birlikte ihracat ve turizm gelirleri artmış, böylece cari işlemler açığında belirgin biçimde iyileşme görülmüştür.”

Dikkatinizi çekmiştir. Her şey dövize bağlı. Örneğin turizm gelirlerinin döviz kurlarındaki hızla yükseliş ile birlikte arttığı ifade ediliyor. Oysa Program’daki döviz hedefleri, turizm gelirlerinde yükselişi desteklemiyor (5,60-6,00-6,20). Ayrıca Program’da 2017 gelirleri yani doların ortalama fiyatının 3,5 olduğu zaman esas alınarak turizm gelirlerinin 2021’de 2017’ye göre yaklaşık yüzde 100 artacağı öngörülmüş. Bence yanlış bir karşılaştırma çünkü 2017’den 2018’e gelen turist sayısı yüzde 25, ortalama kazanç dolar bazında yaklaşık yüzde 30 artmış. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, 2017 ile 2018 arasında kurun 3,50’den 6,89’a kadar yükselmiş olmasıdır ve bu da ucuzlayan Türkiye’ye talebi arttırmıştır. Dolayısıyla 2018 esas alınmalıydı çünkü dolar ve avronun Program’daki hedef değerleri ile 2018 ortalamaları birbirine çok daha yakın. Yani kişi sayısında döviz fiyatlarına bağlı artış olacaksa bile beklenenin çok altında olacağı anlaşılıyor. Bu durumda Program’daki turizm gelirleri öngörüsüne de katılmıyorum.

Gelecek yılardaki turizm gelirlerine bel bağlayarak krizden kurtulacağımızı varsaymak bana şu meşhur atasözünü de hatırlattı: “Alacakla borç ödenmez.” Kaldı ki ortada alacak bile yok. Faraza var.

Aynı durum ihracat için de geçerli. Yapısal olarak ihracatın ithalata bağımlı olduğu bir ülkede, ithal edilen malların yerini yerlileri kısa zamanda alamayacağına ve dövizdeki artışın hızlı olmayacağı da bizzat Bakanlık tarafından öngörüldüğüne göre ihracatımızın da cari işlemler açığında beklenen iyileşmeyi sağlamayacağı anlaşılıyor.

Sanıyorum yeterli. Daha fazlasına gerek yok.

Bu tür planlar, her bir alanın ve verinin birbirini doğrudan etkilediği planlardır. Örneğin döviz öngörünüz yanlış çıkarsa diğer öngörüleriniz de yanlış çıkar. Ardından bütün plan bozulur.

Dolayısıyla bu eleştirileri, eleştiri olsun diye yapmıyorum. Sadece baştan beri söylediğim şeyleri değişik örnek ve cümlelerle tekrar tekrar söylemeye çalışıyorum.

Hükûmetimizden de daha gerçekçi ve şeffaf olmalarını bekliyorum.

 

HENÜZ YORUM YOK

Bir Cevap Yazın