Yaprak Dede

0
67

Cumhurbaşkanlığı seçimleri vesilesiyle bir kez daha gördük ki siyaseti hizmet etmenin tek yoluymuş sanan bir toplum haline gelmişiz. Çok acı!

Oysa insanın ülkesine, milletine ve insanlığa hizmet etmesinin sayısız yolu var ve hiçbiri siyasetten daha az önemli değil.

Bugün size bu müstesna insanlardan birini, hafta sonunda Yaşam İçin Gıda’da yayımlanan günümü aydınlatan bir haberi vesile ederek anlatacağım. Haberde özetle deniliyordu ki:

Resimli Türkiye Florası

“Sahip olduğu yaklaşık 11 bin çeşit bitki türünün üçte biri endemik (ülke topraklarına özgü) olan çeşitlilik anlamında neredeyse Avrupa kıtasındaki bitki türlerinin toplamıyla yarışan Türkiye bitki türleri, ilk kez Türk bilim insanlarının çalışmasıyla ve Türkçe olarak dev bir külliyatta toplanıyor. İlki 2014 yılında yayınlanıp 2023 yılına kadar 10 cildi tamamlanacak külliyat, toplamda 30 cilt olacak.

Resimli Türkiye Florası Projesi, Flora Araştırmaları Derneği ve Ali Nihat Gökyiğit Vakfı yönetiminde, ‘Cumhurbaşkanlığı’nın himayelerinde’ Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi Yayınları tarafından yayına hazırlanıyor. 53 botanikçi ve 44 bitki ressamının 4 yılda tamamladığı ikinci cilt, çağın gereklerine uygun olarak elektronik bir flora oluşturularak www.turkiyeflorasi.org.tr adresinden de kamuoyuna sunuluyor.”

Eserin toplamı 17 bin sayfa olacak.

Yayınlanmış ciltleri Ali Nihat Gökyiğit Vakfından temin edebilirsiniz.

İki müstesna insan

“Toprak Dede” Hayrettin Karaca ve “Yaprak Dede” Ali Nihat Gökyiğit.

Onlar Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfının, hepimizin çok iyi bildiği adıyla TEMA’nın kurucuları.

Ömürlerini toprağı, ağacı ve bütün doğal varlıkları korumaya adamış, bugün biri 96, diğeri 93 yaşına ulaşmış iki büyük kahraman, iki büyük dava adamı.

İki ölümsüz fâni.

TEMA’nın vitrininde o olduğu için Toprak Dede’yi hepimiz tanıyoruz.

Yaprak Dede ise gerideki kahraman.

Toprak Dede’yi basından tanısam da sanki sürekli görüşüyormuşuz gibi kendime yakın hissediyorum. Sanıyorum çoğunuz bu duyguyu taşıyor.

Yaprak Dede’yi ise vicahen de tanımış olmanın onurunu taşıyorum.

Kendisiyle 25 Aralık 2006’da rahmetli Sabri Ülker’in hayat hikâyesi ile ilgili yaptığım çalışma esnasında tanıştım. Esas konumuzla ilgili söyleşimiz dışında -fırsatını bulmuşken- TEMA ve faaliyetlerini anlatmasını da istirham ettim doğal olarak.

Anlatırken yüzüne yansıyan mutluluğu ve heyecanı görmenizi isterdim. O günle ilgili notlarımı okurken bu hâli gördüğümde verdiğim tepkiye gayriihtiyari gülümsedim.

Soru sormayı bırakıp “Heyecanınızı ve mutluluğunuzu da görüyorum.” demişim.

Anlattıklarından örnekler vereceğim ve göreceksiniz ki basit eğitim ve rehberliklerle bile tarım ve hayvancılıkla ilgili birçok sorunumuzu halletmek mümkün:

(Ben yukarıda TEMA’nın kurucuları olarak, kuruculara öncü oldukları için Hayrettin Karaca ve Ali Nihat Gökdemir’i zikrettim fakat Ali Nihat Bey, kendilerini buna rahmetli Vehbi Koç’un teşvik ettiğini ve fikrin ondan çıktığını söyledi. Önümüzdeki sehpayı da eliyle işaret ederek, “Bu sehpanın etrafında kuruldu.” dedi.)

“Yaprak Dede” Ali Nihat Gökyiğit – Ali Osman Mola

“Yoksulluktan kurtulmadan hiçbir meselemizi halledemeyiz. Ne çevre sorunlarımızı, ne sağlığı, ne eğitimi, ne de o köyleri…

Neden bu kadar gönül verdik kırsal kalkınmaya? Hakikaten toprak yoksul. Yanlış kullanılmış, erozyona tabi olmuş.

Mera daha yoksul, hayvanların kemikleri çıkmış. Ahırlardan içeri giremiyorsun; 5 dakika oturuyorsun, amonyaktan gözün yaşarıyor, çıkıyorsun dışarıya. Bilgisizlik… Kapalı, alçak, altları pislik içinde, su yok… Yani bunlara çare bulmak lazım. 

Bunlara çare buldukça biz, o köye bakıyoruz ve mutlu olmaya başlıyoruz. Onlar da diyorlar ki: ‘İnekler de mutlu oldu.’ ‘Nereden anlıyorsun ineklerin de mutlu olduğunu?’ ‘Daha çok süt veriyorlar.’ diyorlar.

Aynı zamanda da bu bir iş yeri eğitimi. O köylerde yalnız konferans vermekle olmuyor.

Diyoruz ki: ‘Gelin, şurada şu terası yapalım. Bunun arkasına bunu yaparsak burada toprak aşınmaz. Burada şu meyve ağaçlarını dikeriz, şurada çilek olur.’ ‘Çilek nedir?’ diyor. Ömründe görmemiş. ‘Bir yapalım bak.’

Sonra mera… ‘Aşırı otlatırsan şöyle olur.’ diyoruz. Meraya kar erirken hayvanı 3 hafta geç sürmek bile merayı kurtarıyor çünkü hayvan giriyor ve yavru otları alıyor diliyle ve toprağın da rutubeti öyle ki ayakları ile bir silindiraj yapıyor. Bizim inşaat işlerinde silindirin arkasına keçi ayakları takılmıştır. Traktörün arkasında bunu çekeriz, döner; toprak, rutubeti eğer doğru ise beton gibi sıkışır. Hayvanların ayakları silindir yani.  Bunu yapıyor. Alıyor yavru otları, sonra silindir… Yağışla kalkışa geçiyor otlar tabii ama büyüyemiyor. Bunu bile yerinde gösterdiğin zaman anlıyor. ‘Gelin bu sene hayvanları meraya 4 hafta geç çıkarın.’ ‘Hayvanların canı çıkmış zaten!’ diyor. Halbuki hayvanlara yem vererek, takviye ederek onu hallediyorsun.

Böyle çok basit görünen şeyleri köyde uyguladığımız zaman köy kalkınıyor.

‘Kırsal kalkınma.’ diyoruz. Mesela Artvin Camili’de 6 köy bir arada. Yoksul ama muazzam bir biyolojik zenginlik var. Dediler ki: ‘Türkiye’de 4 yeri aman kollayın. Antalya Köprülü Kanyon, Kayseri Sultan Sazlığı, Kırklareli İğne Ada, Artvin Camili. Aman buraları kollamaya çalışın.’ Şu biyolojik çeşitlilik dolayısıyla.

Biz TEMA olarak kalktık gittik Artvin’e. Çok güzel şeyler oldu orada. Biz ne yapalım burada? Hadise yine gelir ve yoksulluktan kurtulma. Bu gelir ne olmalı ki doğaya baskıyı azaltsın ve tersine korumaya teşvik etsin?

O araştırmada baktık ki, oradaki arı Türkiye’de nesli tükenmiş sanılan saf Kafkas arısı çıktı. Orada kalmış. Niye kalmış? Etrafı yüksek dağlarla çevrili. Arıda böyle çok yüksekten, o dağı yüksekten uçamıyor yani. Askeri bölge olması da yardım etmiş. Gezginci arıcılar oraya kovanlarıyla girip çıkamamışlar ve bu saf gen kaynağı kalmış. “Saf gen kaynağı olacak da ne olacak?” diye sorduk. Ne olacak yani safsa saf! Hayır! İki-üç misli bal yapıyor. Çok çalışkan bir arı. Her havada işe çıkıyor. Bugün hava tatsız, hayır işe… Uzun bir dili var. Her çiçekten nektar alıyor. Bu ırkın en son tespit ettiğimiz bir davranış biçimi de temizliğe çok meraklı bu arı. Yuvada peteklerde ölen kardeşlerini, daha çıkmamış henüz ağzı kapalı, onları alıyor, dışarıya götürüyor ve atıyor. Bu davranışı hijyenik davranışının üstün olduğunu gösteriyor ve hastalıklara mukavemetli oluyor. Çok önemli.

Yani dünyada çok ırk var ama üç tane ırk rağbet görüyor. Bir tanesi bu. Şimdi ikincisinin Kırklareli’ndeki İğne Ada’da olduğunu anlıyoruz. Daha çalışıyoruz üzerinde. Bir başka ırk da Gökçeada’da. Ada olduğu için önemli bunlar. Bu ırk böyle.”

O anlattıkça anlıyoruz ki bir yeryüzü cennetinde yaşıyoruz ama kıymetini bilmiyoruz.

Ne güzel söylemiş Hayali:

Cihân-ara cihân içindedür ârâyı bilmezler

O mâhiler ki deryâ içredür deryayı bilmezler

HENÜZ YORUM YOK

Bir Cevap Yazın