Süt sektörüne AB kapıları nasıl açıldı?

0
610

Geçen hafta, gıda ihracatında işlenmiş ürünün önemini anlatmış ve uygun malınız varsa müşterisinin de olacağından bahisle ihracat konusundaki ön yargılarımızdan kurtulmamıza yardımcı olacak bir hatıramı paylaşacağımı söylemiştim. Sabrınıza sığınarak paylaşıyorum.

AB ülkelerine süt ve süt ürünleri ihracatı ile ilgili maceram, Ambalajlı Süt ve Süt Ürünleri Sanayicileri Derneğinin (ASÜD)  2009’da kurulmasıyla başladı. Tüzüğünden resmi işlemlerine kadar bütün kuruluş işlemlerini tamamlamam ve Genel Koordinatör olarak yönetimini de üstlenmem istenmişti.

Başta bu fikre sıcak bakmamıştım çünkü işim başımdan aşkındı. Bir kısmını devretsem bile, masa başına oturup tekdüze işlerle uğraşmak bana göre değildi. Gerekli ama basit, tekrar eden fakat zaman alan işler… Öyle olacağını düşünüyordum. Yine de -daha çok teklif sahiplerini kırmamak için ve düşündüğüm gibi olursa bırakmak üzere- teklifi kabul ettim.

Türk firmalarına ihracat yasağı

Gıda sektörünün özellikle araştırma, kurumsal ilişkiler ve iletişim ile sektörel yayınlar tarafında yoğun mesai harcıyor olmama rağmen, süt ve süt ürünleri sektörüne özel  sorunlardan haberdar değildim. Öğrenmem ve hızla aralarına dalmam uzun sürmedi.

Sektörün çok sayıdaki sorununa, 2000’de, bir de AB’ye süt ve süt ürünleri ihracat yasağı eklenmişti.

Türkiye, Avrupa Komisyonu Gıda ve Veterinerlik Ofisi (FVO)  tarafından gerçekleştirilen denetimlerde tespit edilen olumsuzlukları kabul etmiş ve Nisan 2000’de süt ve süt ürünleri işletmelerini onaylama yetkisini kaybetmişti. 17.05.2001’den itibaren de AB’ye süt ve süt ürünleri ihracatı yapmaya yetkili tüm firmalarımız, Avrupa Komisyonu Sağlık ve Tüketici Genel Müdürlüğü (DG SANCO) listesinden çıkarılmıştı. Bir anlamda kara listeye alınmıştık.

2006, 2007 ve 2008 yıllarında FVO, Türkiye’de yeni denetimler yapmış fakat sonuç değişmemişti. Gerçi her denetim sonrasında iyileştirmeler oluyor ve bunlar da raporlara yansıyordu fakat yeterli görülmüyordu.

Örneğin ziyaret edilen sanayi kuruluşlarının çok yüksek standartlarda bulunduğu, çiftliklerde hijyen kuralları ve belgelendirme konularında ciddi sorunların bulunmadığı raporlara yansıyordu.

Öyleyse AB neden süt ve süt ürünlerimizi almamakta ısrar ediyordu?

Kime sorduysam hemen hemen aynı cevabı alıyordum: “Aslında iyileşmeler yeterli ama AB konuya tarafsız bir gözle bakmıyor, ipe un seriyor.”

AB Pazarına Girişin Desteklenmesi Projesi

Umutsuzların sayısı umutlulardan bir hayli fazla olsa da Derneğin kuruluşunun hemen ardından danışman firma ile birlikte “Türkiye Süt ve Süt Ürünleri Sektörünün AB Pazarına Girişinin Desteklenmesi” adı verilen projenin hazırlıklarına başlandı. Çalışmalar gönüllü 10 firma üzerinden yürütülecekti.

Önce sektörün resmi-özel bütün paydaşları ve AB ile ilgili kurumlarının temsilcilerini, Nisan 2010’da bir araya getirerek konu hakkında bilgilendirdik.

Sonra Avrupa Komisyonu yetkilileri Brüksel’de proje hakkında bilgilendirildi; görüşleri ve destekleri alındı.

Eş zamanlı olarak yurt dışından bir lobi firması ile anlaşma yapıldı. “Lobi” firması ile anlaşma yapılması bile “AB’nin tarafsız olmadığı” kanaatinin yaygın olduğuna önemli bir örnektir. Firma, AB nezdinde lobi yaptı mı veya yapabildi mi bilmiyorum ve sanmıyorum ama uzmanlarının rehberliğinden üst düzeyde faydalandık. İşlerinin ehli olduklarını ve aldıkları parayı hak ettiklerini söyleyebilirim.

Bir taraftan Derneğin tek düze işleri ile uğraşırken aynı zamanda projenin bir ucundan tutmaya, diğer taraftan konuyu tam olarak anlamaya çalışıyordum.

En çok da “Ne yaparsak yapalım, AB’nin Türkiye’den süt ve süt ürünleri almayacağı.” görüşüne takılmıştım. Sırf bu sebeple projeye katılmayan dev firmalar vardı.

AB raporları aslında ne diyordu

Benim açımdan konuyu anlamanın iki yolu vardı: AB raporlarını okumak ve konu hakkında bilgisi olanlarla konuşmak.

İşe raporları okuyarak başladım ve gördüm ki:

AB raporları gayet teferruatlı bir şekilde hazırlanmıştı. Gerçek anlamda “gözlem” raporlarıydı.

Raporlar okunduğunda, “bütün ülkenin istenen düzeye yükseltilmesinin dayatıldığı” gibi bir algı oluşuyorsa da aslında öyle değildi. Zaten 2000 öncesinde de öyle değildi. Bir süt firması, çiftlikten başlayarak son ürüne kadar AB standartlarına uyarsa, AB’den ihracat izni alabilirdi.

Denetlenen çiftlik ve fabrikalar uygun bulunmakla beraber raporlarda, zincirin kopuk halkalarına da yer verilmişti fakat dikkatimi çeken çok daha önemli bir nokta vardı: Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının AB nezdindeki konumu ve önemi.

AB’nin asıl beklentisi sanayi ve çiftliklerden (işletmelerden) değildi. Onlar AB’nin muhatabı bile değildi. Muhatap Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığıydı. İşletmeler üzerinden Bakanlık denetleniyordu. Her müracaat eden işletme için komisyon oluşturup gelmeleri fiilen mümkün olmadığına göre asıl onay ve onay yetkisi vermek (güvenmek) istedikleri Bakanlıktı. Sistem böyle çalışıyordu. Bu proje sonunda, Bakanlığın “AB’ye ihracat yapacak standartta” dediği işletmeler hakkında FVO heyeti aynı kanaate sahip olsa bile mevzuata, Bakanlık personelinin mevzuata hakimiyetine, laboratuvarların ve denetimlerin yeterliliğine de bakılacaktı. Sonra da Bakanlıktan bir “Garanti Mektubu” istenecekti. AB, konuya bütüncül yaklaşıyordu.

Bakanlığın durumu

İtiraf etmem gerekirse benim de zaman zaman umutsuzluğa kapıldığım oldu. İlk umutsuzluğumu daha başlangıçta, projenin tanıtım toplantısında yaşadım.

Dernek Başkanı, lobi firması temsilcisi ve benim sunumumdan sonra, Bakanlık yetkilisinden beklemediğim bir tepki geldi. Özetle diyordu ki: “Bu proje de nereden çıktı? Biz zaten bu işlerle uğraşıyoruz, biz varken size ne oluyor?” Salonda soğuk rüzgârlar esmeye başlamıştı. Herkes, özellikle bizler şaşkındık.

Bakanlık temsilcisinin o günkü konuşması, projenin her detayını sektör adına takip etmem ve üzerimize düşen kısmını doğrudan yönetmem gerektiğini anlamam bakımından çok faydalı oldu. Zaten Derneğin benden başka çalışanı da yoktu. Proje boyunca tek aktif destek aldığım kişi ise Yürütme Komitesi üyesi de olan ve yurt dışındaki danışmanlarımızla irtibatımızı sağlayan, Yaşam İçin Gıda’daki yazar arkadaşlarımdan Nazan Maraş oldu.

Sonraki ilk doğrudan görüşmemizde anladım ki hatalı olan bizdik. Bakanlığı davet etmiştik fakat yeterince bilgilendirmemiştik ya da birlikte çalışacağımız kişiyi bilgilendirmeyi ihmal etmiştik. Üstelik mevzuata göre kendisi, projenin resmî yetkilisi, sorumlusu ve lideriydi. İlk işim bu hatayı düzeltmek oldu..

Devlet-sanayi iş birliğinin en önemli örneklerinden biri olan projemiz, gerçek anlamda o andan itibaren uygulanmaya başlandı.

Sahada ise esas olarak dört kişilik bir Bakanlık ekibiyle çalışacaktık. “Allah’ın lütfu.” diyeceğim, öyle bir ekiple çalışmak kısmet oldu ki… İki yıl boyunca, birlikte on binlerce kilometre yol katettik. Onlarca fabrika ve kimi dağda kimi bayırda çok sayıda çiftlik defalarca denetlendi. Sayısız değerlendirme toplantıları yaptık. Yüzlerce Bakanlık personeli eğitildi (Onlar da bölgelerindeki işletmelerin eli ayağı oldular. İşletme körlüğüne engel olmak için iller arası çapraz denetlemelere katılarak hem kendi noksanlarını tamamladılar hem de işletmelerin noksanlarının tamamlanmasına yardımcı oldular. Hepsi de övgüyü hak eden bir ciddiyet ve özveriyle işlerini yaptılar).

Uykusuz günlerimiz çok oldu. “Burada yatmayız, şurada yiyip içmeyiz.” demediler. Başladıktan hemen sonra Bakanlıktaki görevleri değiştiği halde, “Bu artık bizim görevimiz değil.” de demediler. Hem o işlere hem projeye koşturdular. İzinlerini aileleriyle birlikte kullanamadılar, tatile gidemediler ama ne bir şikâyet, ne bir kapris, ne de bir büyüklenme…

Projeyi başarı ile sonlandırdığımız günlerde ben de ASÜD’ten ayrılmıştım. Kendilerine yazdığım mesajı sizlerle de paylaşmak isterim:

“Toplu olarak yazmayı tercih ettim ama nasıl hitap edeceğimi de bilemedim, güzel hitaplar içinden birini seçemedim; hangisini dışarıda bıraksam haksızlık olacaktı.

Kabul ederseniz; vasıflarınız için, dostluğunuz için, gayretleriniz, çalışmalarınız ve emekleriniz için, destekleriniz için çok teşekkür ediyorum. Sizleri tanımaktan ve birlikte çalışmaktan onur duydum.”

Bir süre sonra basından öğrendim ki projenin başarı ile sonuçlanması sebebiyle Bakanlıkta tören düzenlenmişti. Plaketler alınıp verilmiş, fotoğraflar çektirilmişti; teşekkür ilanları yayımlanmıştı hatta daha sonra FAO, projeye özel ödül bile vermişti ama fotoğraf karelerinde o dört kahraman yoktu, adları bile zikredilmemişti. Çok üzüldüm.

Bakanlığı bilmem ama sektörü çok ayıpladım.

Katılımcı firmaların duruşu

Projenin masraflarını katılımcı firmalar üstlenmişti. Ayrıca her firma, süt aldığı çiftliklerden de sorumlu olacaktı.

Saygısız ve alaycı eleştirilere aldırmadılar: “AB ön yargılı, boşuna emek ve para harcamayın.” diyenlere, “Noksanlarımızı görmüş oluruz. Kendi insanımıza daha kaliteli süt, yoğurt, peynir satarız. Bu da bize yeter.” dediler.

FVO denetimcilerine hiçbir eleştiri imkânı vermemek için o kadar eften püften konuları sorun olarak karşılarına çıkardık ki bunları bile şikâyet etmeden hallettiler.

Bugün AB listesindeki firmaların sayısı çok daha fazla olsa da AB kapısının açılmasının şerefi onlara ait:

Aynes, Pınar Süt, Sek Süt, Ak Gıda, Unilever (Algida Dondurma), Natura Gıda (Golf Dondurma), Mado, Tek Süt, Enka Süt.

Aslında fiyatlar söz konusu olduğunda, AB’ye “dondurma dışında” süt ve süt ürünü satmamız neredeyse mümkün değildi ve elbette firmalar bunu biliyorlardı. Dolayısıyla harcadıklarını ne kadar süre sonra amorti edecekleri de meçhuldü.

Yine de cesaretle harcadılar? Sadece firmalarının geleceğine yatırım yapmadılar, gerçekte ülkemizin önünü açtılar.

“Ülkemizin önünü açtılar.” diyorum çünkü AB gıda mevzuatı, neredeyse bütün dünya ülkeleri tarafından öncelikle önemsenen hassasiyetler içeriyor. Dolayısıyla AB’ye istenen miktarda satış yapılamayacak olsa bile, Bakanlığımıza onaylama yetkisi verilmiş olması ve firmalarımızın listelerde yer alması diğer pazarlarda ülkemize öncelik verilmesini sağlayacaktı.

Nitekim öyle de oldu. Rusya, kurulduğundan beri ilk defa Türkiye’de üretilen süt ve süt ürünlerine kapılarını açtı. Elbette her ülke gibi Rusya da kendi mevzuatına uygun isteklerde bulundu fakat AB onaylı bir ülke olmanın sağladığı güvenden de sonuna kadar istifade ettik.

Bir de uyarıda bulunayım:

Diyelim ki Bakanlık olarak bir firmaya “AB’ye ihracat yapabilir.” onayı verdiniz ve bunu da AB’ye bildirdiniz. Yine diyelim ki FVO, baskın bir inceleme yaptı ve o firmanın aslında onaya uygun olmadığını saptadı. Böyle bir durumda yapacakları ilk iş Bakanlığın yetkisini iptal etmek olacaktır ve bu defa tekrar yetki almak da neredeyse imkânsız hale gelecektir. 2000’de  bu hatayı yaptık, tekrar yapmayalım. Onayladığımız firmaları hassasiyetle takip edelim. Zaten iç mevzuatımız bakımından da bu takibi yapmak zorundayız.

Nasıl başardık

Yazdıklarımı kim nasıl değerlendirecek elbette bilemem ancak ihracat yapmak veya ihracatını arttırmak isteyen her kişi, firma ve sektör için alınacak dersler içerdiği kesin.

Örneğin AB’nin 2001’de firmalarımızı listeden çıkarırken gösterdiği gerekçeler doğru muydu? Doğruydu. 2006,2007 ve 2008 raporlarındaki eleştiriler doğru muydu? Doğruydu. Eleştiriler haklıysa noksanlarımızı tamamlamalı mıydık? Tamamlamalıydık ve tamamladık.

Dolayısıyla önce iğneyi kendimize batırdık. Sorunlarımızı açık yüreklilikle irdeledik. AB’nin niyetini sorgulamakla vakit kaybetmedik.

Siyasi anlaşmazlıklar ve korumacı politikalar sebebiyle ihracat yaptığımız ülkelerle sorunlar yaşanabilirdi. Karşımıza beklenmedik ve hak etmediğimiz engeller de çıkarabilirlerdi.

Bugün iyi olur, yarın kötü, belki ertesi gün daha da iyi olurdu… Önemli olan markamızla, kalitemiz ve lezzetimizle, fiyatımızla ihracata hazır olmamız; kapıları açık tutmamız ve hızla yeni kapılar açmamızdı.

Bu yüzden biz sadece yaptığımız işe inandık ve odaklandık.

Kendimize ve birbirimize; işimize ve ürünlerimize; bilgimize ve görgümüze güvendik.

Her işin kendine has bir yolu yordamı vardı. Yol yordam bilenlerin görüşlerini dikkate aldık (Dr. Rodolphe de Borchgrave ile Dr. Primoz Florjanc’a saygılarımı gönderiyorum).

Kimse kimsenin yetki ve sorumluluk alanına müdahale etmedi. Kimse kimseden bilgi saklamadı, şeffaf olduk. Herkes üzerine düşeni tam olarak yaptı.

AB’nin ve Rusya’nın kapılarının, süt ve süt ürünlerimize açılması çok güzel örnekler.

Çin’in kapısından içeri hâlâ girememiş olmamız ise çok kötü bir örnek.

Aslında basit birkaç hamleyle zamanı kısaltmak, beklenmedik ihracat kayıplarına karşı yeni pazarları yedekte tutmak mümkün. Hangi ülkeye gıda ihraç etmeyi düşünürseniz düşünün, bunun standart bir yolu var: Öncelikle ilgili ülkenin mevzuatının bilinmesi (tercüme edilip yayımlanması), sonra da bu mevzuata uygun olarak hazırlanan ülke raporunun o ülkeye sunulması gerekiyor. “Basit” olarak nitelendirdimse de bunlar, görüşmelerle birlikte sonuçlandırılması birkaç yıl alan işler. Dolayısıyla kötü gün gelmeden hazırlıklı olmak gerekiyor. Ayrıca bunlar devletin işi (Rusya’ya ihracatta tercümeyi de özel sektör üstlendi) ve devlet, sektörlerle görüşerek öncelikli ülkeleri belirleyebilir. Sonraki aşama ise -anlattığım örnekteki gibi- sektörlerin maddi-manevi katkılarıyla planlanıp yürütülebilir.

Sektörlere düşen ise öncelikli pazarları belirleyerek, devletle sürekli irtibat ve dayanışma içinde bulunmaktır.

HENÜZ YORUM YOK

Bir Cevap Yazın