AB’nin Türkiye’ye olan tavrı AP Türkiye Raportörü Kati Piri’nin müzakerelerin askıya alınmasını öne sürecek kadar eleştirel hale geldi. Ancak iki taraf da kuşkusuz ilişkilerin kestirip atılamayacak kadar önemli olduğunun farkında. İKV Genel Sekreteri Doç. Dr. Çiğdem Nas, gergin bir dönemde yayımlanan son İlerleme Raporu’nu değerlendirdi.

Avrupa Komisyonunun 1998 yılından beri her yıl Türkiye’yi bir aday ülke olarak AB kriterleri açısından değerlendirdiği ilerleme raporlarının 19’uncusu, diğer aday ülke raporları ve Genişleme Stratejisi ile birlikte 9 Kasım 2016 tarihinde yayımlandı.

İKV Genel Sekreteri Doç. Dr. Çiğdem Nas
İKV Genel Sekreteri Doç. Dr. Çiğdem Nas

Komisyonun önümüzdeki dönemde ilerleme raporlarını bahar aylarında yayımlayacağını hatırlatan ve bundan sonraki ilk ilerleme raporunun 2018 baharında elimize geçeğini belirten İktisadi Kalkınma Vakfı (İKV) Genel Sekreteri Doç. Dr. Çiğdem Nas, yayımlanan son ilerleme raporunu değerlendirdi. Bu gelişmenin Türkiye’nin AB ile ilişkilerine olumlu yansımaları olacak daha olumlu bir rapor için yaklaşık bir buçuk senelik bir süresi olduğunu gösterdiğine işaret eden Doç. Dr. Nas, değerlendirmesinde şunları kaydetti:

“En baştan “bu raporlara neden ihtiyaç var, AB bizi nasıl oluyor da bu şekilde değerlendiriyor” diye soranlara cevap verelim: Türkiye 1987 yılında o zamanki adıyla Avrupa Topluluğu’na başvurmak için aday oldu. Yani AB’ye uyum sağlamayı, AB kriterlerine uyumayı kendisi istedi. Bunun arkasında yatan mantık AB kriterlerine uyumun Türkiye’nin demokratik gelişimi ve ekonomik kalkınması için faydalı olacağı ve Türkiye açısından bir model oluşturduğu fikri idi. Türkiye’nin 1999’da aday ülke olarak ilanından sonra hızlanan reform süreci, 2005 yılında üyelik müzakerelerinin başlamasına yol açtı. Ancak daha sonra 2006 itibarıyla AB Konseyi kararı ile sekiz fasılda müzakerelerin açılmama ve hiçbir faslın geçici olarak kapatılamama kararı alınması, müzakere sürecinin ivmesini kaybetmesine neden oldu. AB’de iki lider konumdaki ülke olan Almanya ve Fransa’nın üyelik müzakereleri başladıktan sonra Türkiye için üyelik yerine alternatif model peşinde koşmaları, Kıbrıs konusunun Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde bir engel oluşturması ve AB’nin yaşadığı krizler Türkiye’de AB heyecanının yitirilmesine ve AB’nin Türkiye üzerindeki dönüştürücü etkisinin zayıflamasına yol açtı. Bu süreçte, Türkiye AB hedefinden uzaklaşırken, Orta Doğu’daki gelişmelerin de etkisiyle bu coğrafyaya daha fazla yöneldi. Türkiye’nin içindeki siyasi sorunlar, rejim tartışmaları, güvenlik meseleleri, Suriye ve Irak gibi komşu ülkelerdeki karışıklıklar, Türkiye’nin AB önceliğini gözden kaybetmesine yol açtı. Ancak tüm bu süre içinde İKV gibi AB hedefinin önemini vurgulamaya devam eden kurumlar, Türkiye için AB çıpasının değerini ve bu hedeften ayrılmanın önemli bedelleri olacağını anımsatacak yayınlar yaptı, görüşler bildirdi. Bugün geldiğimiz noktada da, AB katılım süreci her ne kadar uzak ve zor bir hedef olmaya devam etse de, Türkiye’nin ihtiyaçlarına cevap verecek yegâne reform çerçevesini sunuyor.

Raporun Siyasi Kriterler Bölümü: İlerleme Yerine Geriye Gidiş mi?

Kopenhag kriterleri kapsamında siyasi kriterlerin özel bir önemi var. Bunun nedeni ise bir aday ülkenin AB ile katılım müzakerelerine başlayabilmesinin, siyasi kriterleri yerine getirdiği yönünde bir değerlendirmeye bağlı olmasından kaynaklanıyor. Nitekim Türkiye için de Komisyon 2004 yılında ülkenin Kopenhag siyasi kriterlerini “yeterince” yerine getirdiği yönünde bir değerlendirmede bulunarak, Konseye katılım müzakerelerini başlatma tavsiyesinde bulunmuş ve Konsey uzun tartışmalardan sonra müzakerelerin açılması tavsiyesi yönünde karar almıştı.

Bu kararın alınmasından 12 yıl sonra, AP Türkiye Raportörü, Almanya Başbakan Yardımcısı, Avusturya Başbakanı gibi bazı siyasilerin Türkiye ile müzakerelerin askıya alınması çağrısında bulunduğunu görmekteyiz. Bunun altında yatan sebebe baktığımızda, aslında bu çağrıların zaman zaman yapılageldiğini ancak ilk defa bu kadar yüksek perdeden seslendirildiğini ve AP Türkiye Raportörü gibi AB kurumsal yapısı içinde Türkiye ile ilişkiler alanında sorumluluk üstlenmiş bir figürden gelmesinin dikkat çekici ve endişe verici olduğunu belirtelim. Müzakerelerin kesilmesinin güçlü bir olasılık olarak belirmesi, Türkiye’de olağanüstü halin ilanı ve üç ay daha uzatılmasıyla beliren hukuk ve insan haklarına ilişkin uygulama ve kararlardan kaynaklanıyor. Son olarak meydana gelen iki olay da Avrupa’da eleştirilerin iyice artmasına ve karşıt seslerin yükselmesine yol açtı. Bunlardan biri Cumhuriyet gazetesine yönelik operasyon ve genel yayın yönetmeni ve yazarların tutuklanması, diğeri de aralarında eş başkanların da olduğu HDP vekillerinin tutuklanması oldu. Bu iki gelişme, Türkiye’ye karşı tahammül ve “bekle ve gör” politikasının artık bitirilmesi ve müzakereleri keserek güçlü bir mesaj verilmesi gerektiğini düşünenlerin seslerini yükseltmelerine yol açtı. Öte yandan, Türkiye ile işbirliğinin devam ettirilmesinin AB için uzun vadeli bir çıkar olduğu da hatırlanırsa, böyle bir kararın verilmesinin siyasi olarak pek de kolay olmadığı ortaya çıkar.

Teknik açıdan bakarsak, müzakere çerçeve belgesinde aday ülkede ciddi ve sürekli şekilde insan haklarının ihlal edilmesi söz konusu olursa, müzakerelerin askıya alınmasının koşulları da yer alıyordu. Buna göre Komisyon veya Üye Devletlerin üçte biri müzakerelerin askıya alınması talebinde bulunabilir. Böyle bir talebin ortaya çıkması halinde Üye Devletlerin nitelikli çoğunluk ile karar vermesi gerekir. Nitelikli çoğunluğa ulaşmak için Üye Devlet sayısının yüzde 55’i ve toplam AB nüfusunun yüzde 65’ini temsil eden bir oy oranına ulaşılması gerekir. Yani bugünkü durumda, en az 16 Üye Devletin olumlu oy vermesi ve bu ülkelerin toplam nüfusunun yaklaşık 331 milyonu bulması ile müzakerelerin kesilmesi kararı alınabilir. Bu prosedürün uygulamaya koyulmasının şu an fazla ihtimal dâhilinde olmadığı görülüyor. Komisyonun raporuna baktığımızda, Türkiye’deki gelişmeler konusunda oldukça eleştirel olsa da, raporda bu yönde bir tavsiyeye rastlamıyoruz. Komisyon her şeye rağmen müzakerelerin sürdürülmesini ve AB’nin Türkiye ile daha fazla angaje olmasını savunuyor. Üye Devletlerin bu süreci başlatması da şimdilik muhtemel gözükmüyor. Şu an için böyle bir süreci başlatmak taraftarı olacak Üye Devlet olarak Avusturya’yı görebiliriz. Ancak mülteci politikası yüzünden oldukça eleştiriye maruz kalan Almanya Başbakanı Angela Merkel bu kadar ileriye gidecek bir adımı atmaya razı olmayacaktır. AB’ye Ege Denizi üzerinden daha fazla mülteci girişini Türkiye ile işbirliğini devam ettirerek engellemeye çalışacaktır. Bunun yanında, örneğin Türkiye’nin idam cezasını geri getirmeye karar vermesi gibi bir gelişme geri dönülemez bir süreci başlatacak, AB daha fazla bekle gör politikası uygulamayı bırakarak Türkiye’ye karşı kesin bir tavır alma ihtiyacı içine girecektir.

2016 İlerleme Raporu’na bakıldığında, raporda altı alanda gerileme olduğu ifade ediliyor. Bu alanlar arasında; yargının bağımsızlığı, kamu hizmetleri ve insan kaynakları yönetimi, ifade özgürlüğü, işkence ve kötü muamelenin önlenmesi, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü yer alıyor. 15 Temmuz tarihinde gerçekleştirilen darbe girişiminin hükümet, halk ve tüm siyasi partilerin karşı çıkması sayesinde bertaraf edilmesinden övgüyle söz edilirken, AB’nin hemen ardından güçlü bir şekilde girişimi lanetlediği ve ülkenin demokratik kurumlarına destek vermeye devam ettiğini belirtiliyor. Darbe girişimi sonrasında ilan edilen olağanüstü hal kapsamında AB’nin, hukukun üstünlüğü ve temel haklar açısından en yüksek standartların gözetilmesi çağrısında bulunduğu hatırlatılıyor. Olağanüstü hal kapsamında tutuklamalar, işten çıkarmalar, şirketlere ve medya kuruluşlarına el koyulması gibi önlemlerin toplumun tüm kesimlerini etkilediği belirtiliyor ve kuvvetler ayrılığı, yargının bağımsızlığı, adil yargılanma hakkı üzerinde duruluyor. Güvenlik ortamının bozulması ve güneydoğudaki durumun Türkiye için en ciddi sınamalardan birini oluşturduğu raporda üzerinde durulan diğer bir konuyu oluşturuyor. Bu kapsamda, Türkiye’nin PKK ve IŞİD ile mücadelesine destek verilirken, güneydoğuda insan haklarının ihlal edildiği ve güvenlik güçleri tarafından orantısız güç kullanıldığı iddialarının ciddi boyutlarda olduğu ekleniyor. Kürt sorununun ancak siyasi süreç sonucunda çözüme kavuşturulabileceği ifade ediliyor.

Raporda, Türkiye’de aktif bir sivil toplumun var olduğu belirtiliyor ve bunun yanında sivil toplum kuruluşlarının politika yapım sürecine yeterince katılamadığı üzerinde duruluyor. Özellikle darbe girişimi sonrasında kamu hizmeti ve insan kaynakları yönetiminde geriye gidiş olduğu belirtiliyor ve kamu idaresinin reformunda liyakat esasının temel alınması öneriliyor. Raporda geriye gidiş olduğu belirtilen diğer bir alan ise, yargı sistemi. Bu alanda yargının bağımsızlığı konusunda ciddi şüpheler olduğu belirtiliyor ve yüksek mahkemelerin yapısı ve bileşimine getirilen değişikliklerin, hâkim ve savcılar üzerindeki baskıların yargı bağımsızlığını tehdit ettiği belirtiliyor. Yolsuzluğun sorun olmaya devam ettiği, bu alanda yeni bir strateji ve eylem planının kabul edilmesinin olumlu, ancak sınırlı bir gelişme olduğu kaydediliyor. Raporda, örgütlü suçla mücadelede kurumsal kapasitenin artırıldığı ve yeni stratejilerin kabul edildiği, ancak hala eksikliklerin olduğu belirtilirken, terörle mücadele alanında, terörün finansmanı ile ilgili kapsamlı bir yasal çerçevenin oluşturulduğu, ancak Terörle Mücadele Kanunu’nun kapsamının temel haklara yönelik ihlallere neden olacak şekilde uygulandığı kaydediliyor. Ceza ve terörle mücadele kanunlarının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadına uyumlu olması gereği hatırlatılıyor. İnsan hakları alanında ilerlemeye ihtiyaç duyulduğu belirtiliyor ve işkence ve kötü muamele yasağı ve prosedürel haklar alanında ciddi ihlaller olduğu iddialarına yer veriliyor. Darbe girişimi sonrasında alınan tüm önlemlerin orantılı olması ve insan haklarına saygıdan ayrılmaması gerektiği hatırlatılıyor.

Rapor, idam cezasının geri getirilmesi ile ilgili tartışmalara da değiniyor ve geri dönülemez biçimde idam cezasının kaldırılmasının AB müktesebatının temel bir parçasını oluşturduğu ve aday ülke olarak Türkiye’nin bu yükümlülüğe uymayı taahhüt ettiği hatırlatılıyor. Rapor, ifade özgürlüğü ile toplanma ve örgütlenme özgürlüğü alanlarında geriye gidişten söz ediyor. Bu kapsamda, gazeteci, yazar ve sosyal medya kullanıcılarına karşı ulusal güvenlik ve terörle mücadele kapsamında açılan davalar,  tutuklamalar, medya kuruluşlarının kapatılması gibi gelişmelerin endişe yarattığı belirtiliyor.

Rapor uluslararası yükümlülükler alanında, Türkiye’nin Kıbrıs’ta çözüme destek vermeye devam ettiğini belirtirken, GKRY’ye yönelik politikasını eleştiriyor.  Türkiye’nin 2,7 milyon Suriyeli mülteciye kucak açması ve mülteci konusunda AB ile işbirliğini devam ettirmesi raporda övgü ile bahsedilen alanların başında geliyor.

Ekonomik Kriterler ve Müktesebat Uyumu: Hukuk ve Ekonomi Bağlantısı Vurgulanıyor

Son yıllarda genel olarak olumlu ifadelerin kullanıldığı ekonomik kriterler bölümünde, bu sene genel ekonomi ve iş ortamında geriye gidişten söz edilmesi raporun dikkat çekici bir yönünü oluşturuyor. Türkiye’de tasarrufların düşük olması sebebiyle yabancı sermaye girişlerinin kritik olduğu ve yabancı sermaye açısından hukukun üstünlüğünün sağlanmasının önemli bir gereklilik olduğu hatırlatılıyor. Bu bölümün başlangıcında Türkiye’de işleyen bir piyasa ekonomisinin varlığı tescil edilirken, dış açığın yüksek olmasının Türk ekonomisini finansal belirsizlik, dış yatırımcıların algılarındaki değişim ve siyasi riskler karşısında kırılgan hale getirdiği kaydediliyor. Enflasyonun hedeflenen oranın üzerinde kalmasına rağmen, Merkez Bankasının faizleri indirdiği belirtilirken, iş insanları ve medyaya karşı alınan önlemlerin, siyasi muhaliflerin vergi idaresi, mali suçlar birimi ve mahkemeler aracılığıyla hedef alınmasının iş ortamında gerilemeye yol açtığı öne sürülüyor. Bunun yanında, yapısal reformların uygulanmasında durağanlığa girildiği de ekleniyor.

Rapor, 33 fasılda AB müktesebatına uyum düzeyini değerlendiriyor. Bu alanda Türkiye’nin uyumunun devam ettiği, ancak vize serbestliği yol haritası kapsamında gerçekleştirilen reformlar dışında, bu alanda sınırlı ilerleme sağlandığı belirtiliyor. Türkiye’nin şirketler hukuku, trans-Avrupa ağları ve bilim ve araştırma alanlarında ileri düzeyde uyumlu olduğu, malların serbest dolaşımı, fikri mülkiyet hukuku, mali hizmetler, işletme ve sanayi politikası, tüketicinin ve sağlığın korunması, gümrük birliği, dış ilişkiler ve mali kontrol alanlarında ise iyi düzeyde hazırlıklı olduğu kaydediliyor. Türkiye’nin orta düzeyde hazırlıklı olduğu alanlar ise şunlar: sermayenin serbest dolaşımı, kamu alımları, bilgi toplumu ve medya, istatistik, ulaştırma, enerji, vergilendirme, ekonomik ve parasal politika, sosyal politika ve istihdam, bölgesel politika ve yapısal araçların koordinasyonu, adalet, özgürlük ve güvenlik, eğitim ve kültür, dış, güvenlik ve savunma politikası. Bunun yanında, Türkiye’nin rekabet, tarım ve kırsal kalkınma, gıda güvenliği, yargı ve temel haklar, çevre ve iklim değişikliği ve mali ve bütçesel hükümler alanlarında sınırlı düzeyde uyum sağlayabildiği belirtiliyor. Genel olarak, Türkiye’nin müktesebata uyum alanında ilerleme kaydetmesinin en önemli itici gücü kuşkusuz ki müzakere sürecindeki engellerin kaldırılması ve sürecin hızlandırılması ile sağlanacaktır.

İlerleme Raporları Nasıl Daha Etkili Olabilir?

Türkiye için 19’uncu ilerleme raporu yayınlandı ve üyelik müzakerelerinde 10’uncu yıl geride bırakıldı. Son raporda da Türkiye’ye yönelik ciddi uyarılar yer alırken, rapor yine hükümetçe yanlı ve haksız bulundu. Geçtiğimiz sene Avrupa Komisyonunun, raporların formatında değişiklik yapması ve yeni formatta, değerlendirmede açık nitelendirmeler kullanılması ve politika önerilerinde bulunulması süreci tetikleyebilecek bir yenilik olarak görülmüştü. Ancak beklenen olmadı. Türkiye mülteci anlaşmasının sağladığı ivme ile iki yeni faslı müzakerelere açsa da, süreç 15 Temmuz sonrasında tekrar kritik bir dönemece girdi. Türkiye’de terörle mücadele, darbecilere yönelik olağanüstü hal kapsamında alınan önlemler ve muhalif kesimlere karşı sert uygulamalar ile AB perspektifi geri plana atılmış oldu. AB’nin Türkiye’ye olan tavrı ise AP Türkiye Raportörü Kati Piri’nin müzakerelerin askıya alınmasını öne sürecek kadar eleştirel hale geldi. Ancak iki taraf da kuşkusuz ilişkilerin kestirip atılamayacak kadar önemli olduğunun farkında. Türkiye için AB bağlantısı, siyasi ve ekonomik açıdan hayati önemde olmaya devam ediyor. AB de Türkiye’nin farklı bir yöne doğru ilerlemesinin Avrupa için güvenlik riski yaratacağını görüyor. O zaman, ilişkilerin daha da geliştirilmesinden başka çare yok. Bunun için, müzakere sürecinin uygun zaman geldiğinde canlandırılmak üzere devam ettirilmesi, vize serbestliğinin sağlanmasına yönelik diyaloğun sürdürülmesi ve ekonomik açıdan iki taraf için de kazanç vadeden Gümrük Birliği’nin güncellenme ve modernleştirilme sürecinin bir an önce başlatılması önümüzdeki yol haritasını oluşturuyor. Bu yol haritasının uygulanabilmesi için Türkiye’nin bir an önce normalleşme yönünde çaba sarf etmesi ve idam cezasının geri getirilmesi tartışmalarının rafa kaldırılması bir önkoşul oluşturuyor. 2018 yılının bahar aylarında yayınlanması öngörülen 20’nci raporun Türkiye’nin AB sürecini hızlandırmak ve bir sonraki düzeye taşımak için nasıl daha etkili kılınabileceğine dair bir öneri ile yazıyı bitirelim: Raporları etkili kılabilmek için mutlak bir hedef tarih belirlenmesi gerekir. Ancak bu hedef tarihin üyelik tarihi için olmasını beklemek hayalcilik olur. Bunun yerine ilerleme raporu iki tarafın da üzerinde uzlaşacağı çok yıllı bir uyum programı içermelidir. Bu uyum programı, öncelikle müzakere sürecindeki blokajların ortadan kaldırılmasına yönelik bir plan içermelidir. Kıbrıs müzakerelerinde 2017 başında bir sonuç alınması halinde buna gerek kalmayacak ve blokajlar ortadan kalkmış olacaktır. Bu durumda, müzakerede serbest kalan fasılların açılması için açılış ve kapanış kriterlerini içeren bir program çerçevesi çıkarılabilir. Açık ve net hedefler içeren bu programın öngörülen tarihe kadar uygulanması halinde bir sonraki aşamaya geçilmesi ve fasıllarda müzakerelerin tamamlanması ve katılım antlaşmasının imzalanmasına yönelik bir hedef tarih belirlenebilir. İlerleme raporları, ancak hedefler ve tarihlere bağlı bir uygulama çerçevesi içinde anlam kazanacaktır.

 

HENÜZ YORUM YOK

Bir Cevap Yazın