Tarım ve gıda alanlarında GDO’ları yoğun bir şekilde kullanan Amerika Birleşik Devletleri (ABD), bu yıl ilk defa GDO içeren gıdaların ülke çapında etiketlenmesini zorunlu hale getirecek bir yasayı kabul etti. Yeni yasa GDO’lu gıdaların etiketlenmesi konusuna genel bir çerçeve çiziyor, Amerikan Tarım Bakanlığı’nı ise uygulama konusunda muazzam bir öneme sahip olan detayları belirlemek üzere görevlendiriyor. İlk defa GDO içeren gıdaların etiketlenmesine yönelik çalışmalar gerçekleştirecek olan Bakanlığın bu konuda izleyeceği yolun küreselleşen dünyada ayrı bir öneme sahip olacağı ise açık bir gerçek. Amerika GDO etiketleri konusunda şimdi kendine bir yol çizme arifesinde. Peki, dünya genelinde GDO’lar ve GDO’lu gıdalarda yasal düzenlemeler ve uygulamalar ne şekilde? Ve aralarında Amerika’nın önemli ticaret ortaklarının da bulunduğu ülkeler GDO’lu gıdaları nasıl etiketliyor?

Amerika Başkanı Barack Obama 30 Temmuz tarihinde ilk defa ülke çapında GDO (genetiği değiştirilmiş organizma) içeren gıdaların zorunlu olarak etiketlenmesini sağlayan yasayı imzaladı. Böylece Amerika, dünya genelinde GDO’lu gıdaları etiketlemeyi zorunlu hale getiren 65. ülke oldu. Yirmi yıldan uzun süredir GDO içeren gıdaların etiketsiz bir şekilde satışına izin verilen ülkede, şimdi bu gıdaların nasıl etiketleneceği tartışma konusu.

Yasa ile ilgili ayrıntıları belirleyecek olan kurum ise Amerikan Tarım Bakanlığı. Bu “ayrıntılar” arasında; hangi ürünlerin GDO’lu olarak değerlendirileceği, GDO’lu gıdaların etiketlemeye tabi olmaları için bir eşik değeri (alt limit) belirlenmesi, çok tartışılan QR kodu etiket uygulamasının uygulanabilir olup olmadığı gibi aslında etiketlenme açısından muazzam öneme sahip zorlu konular yer alıyor.

Başkan Obama tarafından imzalanan yasa her ne kadar GDO’lu ürünlerin etiketlenmesini zorunlu hale getiriyor olsa da, uygulama ile ilgili tüm ayrıntılara mevcut hali ile yer vermiyor. Yasa ile ilgili ayrıntıları belirleyecek olan kurum ise Amerikan Tarım Bakanlığı. Bu “ayrıntılar” arasında; hangi ürünlerin GDO’lu olarak değerlendirileceği, GDO’lu gıdaların etiketlemeye tabi olmaları için bir eşik değeri (alt limit) belirlenmesi, çok tartışılan QR kodu etiket uygulamasının uygulanabilir olup olmadığı gibi aslında etiketlenme açısından muazzam öneme sahip zorlu konular yer alıyor. Tarım Bakanlığı’nın etiketleme konusundaki bu ayrıntıları belirlemek için iki yıl süresi bulunuyor. İki yıl içerisinde attığı her adımda, aldığı her kararda eleştiri oklarının hedefi haline gelmesine kesin gözüyle bakılan Bakanlığın ince bir çizgide yürüyeceği aşikâr.

Ancak belki de en fazla dikkat edilmesi gereken husus, Tarım Bakanlığı’nın alacağı kararların Amerika’nın GDO konusunda iç dengesini oluşturmanın ötesinde bir öneme sahip olacağı gerçeği. Bu kararlar aynı zamanda ikili, bölgesel ve serbest ticaret anlaşmaları yoluyla ülkeler açısından ekonominin önemli lokomotiflerinden biri olan ticaretin önündeki engellerin hızla kaldırılmaya çalışıldığı günümüz koşullarında, ayrı bir öneme sahip olacaklar. Amerika bugüne kadar etiketleme söz konusu olmadığından hangi gıdaların GDO’lu olarak değerlendirileceğini belirlememiş ve bir ürünün GDO’lu olarak etiketlenmesi için bir eşik değeri (alt limit) belirlememiş olan bir ülke. Ancak aynı zamanda Amerika hem GDO’lu ürün tarımı hem de GDO içeren gıda miktarı açısından değerlendirildiğinde “GDO’nun anavatanı” olarak adlandırılabilecek bir ülke.

Günümüzde GDO’lu ürün tarımı yapılan arazilerin %40’ına sahip olan Amerika, dünyada GDO tarımında ilk sırada yer alıyor. 20 yıldan uzun süredir Amerikan gıda sistemi içerisinde yer alan GDO’lu gıdalar ise bugün ülkede satışa sunulan gıdaların yaklaşık %80’ini oluşturuyorlar.

GDO’ları tarım ve gıda alanında bu denli yoğun bir şekilde kullanan bir ülkenin dünya genelinde GDO’lu gıdalara etiketleme zorunluluğu getiren 65. ülke olması ise Amerika’nın bu konuda dünyanın oldukça gerisinde kaldığını gösteriyor. GDO’lu gıdaların zorunlu olarak etiketlendiği ülkeler arasında özellikle gelişmiş ülkelerin ve ekonomik açıdan belli bir güce sahip ülkelerin yoğun olarak yer alması ve bu ülkelerin çoğunun ticari açıdan Amerika’nın önemli ortakları olmaları, Amerika açısından bundan sonra atılacak adımları daha da önemli hale getiriyor.

Genetiği değiştirilmiş ürün tarımına dünyanın otuza yakın ülkesinde yasal olarak izin verilirken, otuz beş kadar ülkede bu ürünlerin tarımının yapılması yasak. GDO tarımının yasak olduğu ülkeler listesinde Türkiye ve Rusya’nın yanı sıra ağırlıklı olarak Avrupa ülkeleri yer alıyor. En fazla GDO’lu ürün tarımı yapılan ülkeler arasında ise Amerika’nın ardından sırasıyla; Brezilya, Arjantin, Hindistan, Kanada, Çin geliyor.
Genetiği değiştirilmiş ürün tarımına dünyanın otuza yakın ülkesinde yasal olarak izin verilirken, otuz beş kadar ülkede bu ürünlerin tarımının yapılması yasak. GDO tarımının yasak olduğu ülkeler listesinde Türkiye ve Rusya’nın yanı sıra ağırlıklı olarak Avrupa ülkeleri yer alıyor. En fazla GDO’lu ürün tarımı yapılan ülkeler arasında ise Amerika’nın ardından sırasıyla; Brezilya, Arjantin, Hindistan, Kanada, Çin geliyor.

Dünyada GDO ve GDO’lu gıdalar

Günümüzde dünya genelinde biyoteknoloji, GDO, GDO’lu ürün tarımı ve GDO’lu gıdalar konularında uluslararası düzeyde bir fikir birliğine varılmış veya anlaşma sağlanabilmiş değil.

Genetiği değiştirilmiş ürün tarımına dünyanın otuza yakın ülkesinde yasal olarak izin verilirken, otuz beş kadar ülkede bu ürünlerin tarımının yapılması yasak. GDO tarımının yasak olduğu ülkeler listesinde Türkiye ve Rusya’nın yanı sıra ağırlıklı olarak Avrupa ülkeleri yer alıyor. En fazla GDO’lu ürün tarımı yapılan ülkeler arasında ise Amerika’nın ardından sırasıyla; Brezilya, Arjantin, Hindistan, Kanada, Çin geliyor.

Ancak bir ülkenin GDO’lu ürün tarımına izin vermesi, her GDO’lu tohumun o ülkede yetiştirilmesine izin verildiği anlamına gelmiyor. Bir diğer deyişle, bir biyoteknoloji şirketi yeni bir GDO’lu tohum ürettiğinde bu tohumu ertesi gün ekilmek ve yetiştirilmek üzere çiftçilere gönderemiyor. Öncelikle bu yeni GDO’nun ekilmesi amaçlanan ülkenin yetkili otoriteleri tarafından bir dizi incelemeden ve değerlendirme aşamalarından geçmesi gerekiyor. Temelde; çevre, biyoçeşitlilik, insan ve hayvan sağlığı üzerinde olumsuz bir etkiye sahip olmayan ve olumsuz bir etki riski bulunmayan GDO’ların öncelikle deneme amaçlı ekimine, tekrar gerekli değerlendirmeler yapıldıktan sonra ülke içerisinde (bazı ülkelerde belirli bölgelerde) ekimine izin veriliyor.

GDO’lu ürün ithalatı ise dünya genelinde GDO’lu ürün tarımından daha farklı bir şekilde ele alınıyor. GDO’lu ürün tarımını yasaklayan ülkelerin çoğu GDO’lu ürünlerin (özellikle hayvan yemlerinde kullanılmak üzere) ülkelerine ithalatına izin veriyor. Örneğin, Avrupa Birliği’nin 2015 yılı Mart ayında çıkardığı yasal düzenleme ile üye ülkelere GDO’lu ürün tarımını sınırlayabilme ve yasaklayabilme özgürlüğünü tanımasının ardından, üye ülkelerin yarısından fazlası GDO’lu ürün tarımına kendi ülkelerinde yasak getirdi. Ancak pek çok Avrupa Birliği ülkesi bugün GDO’lu ürün ithal ediyor. Avrupa’ya sadece hayvan yemleri olarak kullanılmak üzere yılda ortalama 30 milyon ton GDO’lu mısır ve soya ithal ediliyor. Bu 30 milyon tonluk ithalat rakamı, genel olarak GDO tarımının yapılmadığı Avrupa Birliği’nin dünyadaki en büyük bölgesel GDO tüketicisi olmasını sağlıyor.

Photos: Technology review
Photos: Technology review

Peki, GDO tarımını yasaklayan bir ülke, GDO ithalatına nasıl izin verebiliyor? Avrupa Birliği, üye ülkelerin GDO tarımı konusunda kendi yollarını çizmelerine izin veriyor, çünkü GDO’lu ürün tarımı konusunun üye ülke seviyesinde değerlendirilmesi gerektiği görüşünde. Ancak Birlik içerisinde pazarın korunabilmesi için GDO’lu ürün ithalatı ve GDO’lu ürünlerin pazarda yer alması konusunda ülkelerin topluluk kararları doğrultusunda hareket etmeleri gerektiği savunuluyor.

Aslında GDO’lu ürün tarımı ve GDO ithalatı konusunda farklı uygulamalara sahip ülkeler sadece Avrupa’da yer almıyor. Azerbaycan, Ekvator, Suudi Arabistan gibi ülkeler de GDO’nun tarımını yasaklarken ithalatına izin veriyor. Dünya genelinde uygulamalarda farklılık bununla da sınırlı kalmıyor, örneğin Çin GDO tarımı açısından önemli bir yere sahip olsa da GDO’lu ürünlerin gıdalarda değil sadece hayvan yemlerinde kullanılmak üzere ithalatına izin veriyor.

İşi daha da çetrefilli hale getiren bir diğer nokta ise, GDO’lu ürün ithalatına yasal olarak izin veren neredeyse her bir ülkenin ithalat ile ilgili kendine özgü sınırlar, kurallar, düzenlemelere sahip olması. Öncelikle GDO ithalatına izin veren ülkelere, her GDO’lu ürün çeşidi hiç bir denetim ve değerlendirme aşamasından geçmeden giremiyor. Çünkü her bir GDO’lu tohum ve ürün, temelde aynı biyoteknolojik yöntemlerle (ki yöntemler de kendi aralarında farklılık gösteriyor) elde edilmiş olsa da hepsi kendilerine özgü özelliklere ve farklılıklara sahip. Dolayısıyla genetiği değiştirilmiş iki farklı mısır türünü ikisi de mısır olduğu için aynı şekilde değerlendirmek imkansız. Bu noktada ithalata izin veren ülkeler, tıpkı GDO’lu ürün tarımına izin veren ülkeler gibi her bir GDO’lu ürünü ayrı ayrı değerlendirme prosedürlerine tabi tutuyor. Bir ülke (Çin gibi) GDO’lu bir ürünün sadece yem amaçlı kullanımı için ithalatına izin verebilirken, bir başka ülke (Avrupa ülkeleri gibi) hem yem hem de gıda alanında kullanımı amacıyla ithalatına izin verebiliyor.

Dünya ticaretinde GDO

“Peki, bazı ülkeler neden GDO’lu ürün ithalatına izin veriyor?” sorusu kısaca; bu ülkelerin yetkili otoriteleri gerekli denetim ve inceleme prosedürlerinin ardından belli GDO’ların pek çok açıdan her hangi bir risk taşımadığı yönünde karar veriyor ve aynı zamanda bu ülkeler bu ürünlere ihtiyaç duyuyor şeklinde cevaplandırılabilir. Bir ülkenin GDO’lu bir ürünün her hangi bir risk taşımadığı kararı GDO ithalatı açısından önemli olsa da, aynı ülkenin ekonomisinin ayakta kalabilmesi için de bazen GDO’lu ürün ithalatı aynı derecede öneme sahip olabiliyor. Örneğin, Polonya GDO’lu soya ithalatına ekonomik açıdan son derece önem veren ülkeler arasında yer alıyor.

Avrupa’nın en büyük beyaz et üreticisi olan Polonya, hayvan yemi üretiminde elzem bir yeri olan soya açısından dışa bağımlı bir ülke. Ülkenin kendi soya üretimi iç talebi karşılamada yetersiz olduğundan (ve iç talebi karşılaması da her hangi bir şekilde mümkün olmadığından) ülke her yıl ortalama 2 milyon ton soya küspesi ithal ediyor. Ve ağırlıklı olarak Güney Amerika’dan alınan soya küspesinin %98’i GDO’lu soyadan elde ediliyor. GDO’lu soyalar, GDO içermeyen soyalara göre %20-30 oranında daha ucuz. Üstelik GDO’lu soya almanın maliyeti, Polonyalı üreticiler için sadece “soya maliyeti” ile sınırlı kalmıyor. Hayvan yemlerinin maliyetinin beyaz et üretim maliyetine yansıma oranı %60-70 seviyelerinde. Bir gıda ürününün üretim maliyetinin artması, fiyatının artması anlamına da geliyor. Polonyalı beyaz et üreticilerinin üretim maliyetlerinin artması, hem ülkede hem de ürünlerini ithal ettikleri ülkelerde ürünlerini daha yüksek fiyattan satışa sunmaları dolayısıyla rekabet şanslarını büyük ölçüde kaybetmeleri demek. İşin trajikomik yanı ise böyle bir senaryonun yaşanmasının inanılması güç bir kısır döngüye neden olacak olması. Eğer Polonya GDO’lu soya ithal etmezse, Polonya’da üretilen beyaz etler %60 oranında daha yüksek bir fiyattan satışa sunulacak. Diğer yandan Amerika ve Asya’dan ithal edilen ve GDO’lu yem ile beslenmiş hayvanlardan elde edilen beyaz etler daha düşük fiyatla satılmaya devam edecek. Üstelik GDO’lu yem ile beslenen hayvanlardan elde edilen et, süt, yumurta gibi gıdalar Avrupa’da GDO’lu olarak etiketlenmiyor.

Peki, tüketiciler aynı etikete sahip, aralarında en az %60 fiyat farkı bulunan ürünlerden hangisini alacak dersiniz? Araştırmalara göre böyle bir durumda tek kaybeden Polonya olacak. Böyle bir senaryonun gerçekleşmesi durumunda, hem ülkenin ekonomik açıdan önemli bir yere sahip olan hayvancılık sektörü alt üst olacak hem de ülke vatandaşları yine GDO’lu yem ile beslenmiş hayvanlardan elde edilen (ama ithal edilmiş) etleri tüketecek.

Dünyada her problemin muhtemelen birden fazla çözümü olsa bile, gerçek şu ki günümüzün mevcut şartlarında Polonya ve Polonya gibi ülkeler, özellikle hayvan yemlerinde kullanılan bazı GDO’lu ürünlerin ithalatına oldukça “ihtiyaç duyuyor”.

Kenyalı çiftçiler/Foto: Allie Wist
Kenyalı çiftçiler/Foto: Allie Wist

İklim değişikliği karşısında bazı ülkeler açısından, GDO’lu ürün ithalatı ve aynı zamanda GDO’lu ürün tarımı “ihtiyaç” olmanın ötesinde “yaşamsal” bir öneme sahip olabiliyor. Günümüzde tarımsal açıdan yeterli altyapı donanımına sahip olmayan pek çok Afrika ülkesi kuraklık ve açlık tehlikesi ile GDO ikilemi arasında kalıyor. Kuraklığa ve bölgede de görülen sert iklim koşullarına dayanıklı olmak üzere geliştirilmiş olan GDO’lu ürünler, bölgedeki açlığa çözüm olarak ileri sürülüyor. Güney Afrika’da GDO’lu mısır, Burkina Faso’da GDO’lu pamuk tarımı yapılıyor. Kenya yakın zamanda GDO’lu mısır yetiştirilmesi için tarla denemelerinin yapılmasına izin verdi. Ancak hala pek çok Afrika ülkesi GDO’lu ürün tarımına da GDO’lu tohumların ülkelerine girmesine de sıcak bakmıyor.

Gana'lı çiftçilerin GDO'lu tohumları protesto yürüyüşü/ Foto: The Really Nourish Movement
Ganalı çiftçilerin GDO’lu tohumları protesto yürüyüşü/ Foto: The Really Nourish Movement

Ve ülkelerin bu tutumları bazen uç noktalara kadar varabiliyor. Zimbabwe günümüzde bölgedeki kuraklık nedeniyle ülke genelinde büyük çapta açlık sorunu ile karşı karşıya. Birleşmiş Milletler ülkede yaşanan gıda krizinin sadece bu yıl 1,5 milyon insanı etkileyebileceği tahmininde bulunuyor. Ancak ülke GDO’lu ürün tarımı ve GDO’lu ürün ithalatı konusundaki katı tutumundan kesinlikle vazgeçmiyor. İthalatın da ötesinde ülke gıda yardımı olarak bile sınırlarından içeri GDO’lu gıdaların (tohum şeklinde) girişine karşı.  (GDO’lu mısırı kabul etmeyen ülke, GDO’lu mısırdan elde edilen mısır ununu kabul ediyor.) Üstelik Zimbabwe, Afrika kıtasında bu katı tutumu benimseyen tek ülke de değil. Angola, Etiyopya, Lesoto, Madagaskar, Malavi, Mozambik ve Zambiya da GDO’lu ürünlerin ülkelerinde GDO’suz tarıma zarar vereceği, çevreyi kirleteceği ve insan sağlığı üzerinde uzun vadeli etkileri olabileceği gerekçeleri ile gıda yardımlarında bile GDO’lu ürünleri kabul etmiyor. Her ne kadar bilim dünyası bu iddiaların geçerliliği olmadığını ileri sürse ve bu ülkeler “insanlarına GDO’lu gıda yemektense açlıktan öldürmeyi tercih ediyor” gibi oldukça sert eleştirilere maruz kalsalar da şimdilik kimse geri adım atmıyor.

Bir yanda GDO destekçileri GDO’lu ürün tarımının Afrika kıtası açısından büyük bir öneme sahip olduğunu, bölgede açlıkla mücadele açısından tek mantıklı yol olduğunu savunuyor. Diğer yandan GDO karşıtı duruş sergileyen ülkeler altyapı eksikliklerinin giderilmesi gibi tarım alanında yapılacak yatırımların kendi gelecekleri ve insanlarının gelecekleri açısından tek çıkar yol olduğunu, GDO’suz tarımın uzun vadede çok daha sağlıklı bir geleceğin anahtarı olduğunu savunuyor. Afrika’da kimin haklı olduğunu ise ancak zaman gösterecek. 

Uluslararası anlaşmalar ve anlaşamamazlıklar

Günümüzde GDO’lar konusunda uluslararası düzeyde ortak bir duruş sergilenmediği, her ülkenin ve bazen bölgelerin genel olarak kendine özgü duruşlara sahip olduğu açık ve net bir şekilde görülüyor. Karmaşa ve hatta kaos ortamı olarak değerlendirilebilecek bu durumun aynı zamanda ülkelerin kendi çıkarları doğrultusunda karar verebilme yetisine sahip olabilmesini sağladığı da bir gerçek. Ancak GDO’ların tarım ve gıda alanlarında yer alabilmeleri açısından en azından nasıl incelenecekleri ve ne gibi değerlendirmelerden geçmeleri gerektiği konusunda bile asgari düzeyde anlaşmaya varılamaması, günümüzde bu konuda yaşanan pek çok sorunun temelini oluşturuyor. Uluslararası düzeyde anlaşmazlık ortamında sağlanabilen anlaşmalar ise, sonuç olarak ülkelerin GDO’lar konusunda kendi yollarını çizme olanağı sağlamanın ötesine geçemiyor.

Biyoçeşitliliğin ve çevrenin korunması konusu ilk olarak 1980’lerin ortasında dünya gündeminde kendine yer bulabilmeyi başardı. 1994 yılında Amerikan Tarım Bakanlığı’nın GDO’lu bir domates türünün ekimine ve ticari alanda kullanılmasına izin verme kararının ardından GDO’ların tarım, çevre ve biyoçeşitlilik üzerindeki potansiyel etkileri de dünya genelinde tartışma konusu olmaya başladı. Aynı zamanda farklı ülkelerde GDO’lar konusunda farklı yasal uygulamaların söz konusu olması ve hatta bazı yasaların yürürlüğe girmesi, GDO’lu ürün ticareti açısından da 1990’ların sonuna gelindiğinde sorun oluşturmaya başlamıştı.

Bu konuda uluslararası düzeyde fikir birliği arayışında olan ülkeler 1999 yılında Kolombiya’nın Cartagena şehrinde bir araya geldiler. 138 ülkeden yetkililer, iş dünyası temsilcileri, çevre konusunda çalışmalar yürüten sivil toplum örgütleri temsilcileri ve çeşitli bilim adamlarının da aralarında bulunduğu 600’ün üzerindeki katılımcı, uluslararası düzeyde geçerliliği olacak bir biyogüvenlik protokolüne son şeklini vermeyi amaçlıyordu. Ancak on gün süren tartışmaların ardından protokol tarafları bir anlaşmaya varamadılar. Amerika, Avustralya, Arjantin, Kanada, Şili ve Uruguay “serbest ticaret” karşısında bir engel oluşturacağı gerekçesi ile protokole karşı çıktılar. Ve dünya nüfusunun yaklaşık yüzde doksanını temsil eden diğer ülkeler de ihtiyati (koruyucu) tedbirleri hayata geçirmelerini ve GDO’lu ürünlerin etiketlenmesini sağlayacak bir protokolden mahrum kalmış oldular.

2000 yılında Kanada’nın Montreal şehrinde ikinci kez gerçekleştirilen Biyogüvenlik Protokol Toplantısında ise 1999 yılında yaşanan “fiyaskonun” ardından, doğal biyolojik çeşitliliğin korunması adına nispeten önemli adımlar atıldı. 2000 yılında Birleşmiş Milletler Biyoçeşitlilik Sözleşmesi’nin ek bir protokolü olan Cartagena Biyogüvenlik Protokolü tüm tartışmalara rağmen kabul edildi ve 2003 yılında gerekli taraf sayısına sahip olarak resmen yürürlüğe girdi. Genetik olarak değiştirilmiş organizmaların sınır ötesi hareketleriyle ilgili, evrensel düzeyde bağlayıcı ilk hukuk belgesi olan Protokol, bu niteliği ile büyük bir öneme sahip oldu. Protokol, çokça tartışılan ve Avrupa’da hala geçerliliği olan “ihtiyatlılık ilkesi”ni hayata geçirdi. “İhtiyatlılık ilkesi” ülkelerin GDO’ların kamu sağlığı veya çevre üzerinde bir risk oluşturabileceğine dair “makul şüphe” duymaları durumunda kendi ülkelerine bu GDO’ların girişini engelleyebilmelerini sağlamaktadır. Kısaca günümüzde bazı ülkelerin Dünya Ticaret Örgütü ile karşı karşıya kalmadan sınırlarından içeri GDO’lu ürün girmemesi yönünde kanunlar çıkarıp bu kanunları uygulayabilmelerini sağlayan uluslararası anlaşma Cartagena Biyogüvenlik Protokolü’dür.

Cartagena Biyogüvenlik Protokolü ile GDO’lu ürün ticareti konusunda uluslararası seviyede anlaşmaya varılmasa da en azından uygulanabilecek prensipler hakkında bir görüş birliğine varıldı. GDO’lu gıdaların etiketlenmesi konusunda ise dünya genelinde hala bir fikir birliğine varılamadı. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ortaklığı ile kurulan ve dünya genelinde gıda standartlarını belirleyen Codex Alimentarius Komisyonu, GDO’lu gıdaların etiketlenmesi konusunu ilk defa 2011 yılında ele aldı. Ancak yapılan toplantılarda uzmanlar GDO’lu gıdaların nasıl etiketleneceği konusunda bir standart oluşturamayınca, bu konuda her ülkenin kendi yasal düzenlemesini oluşturup uygulaması görüşünde birleştiler.

eu-parliament

GDO etiketleri ve Avrupa Birliği

Bugün dünya genelinde (Amerika da dahil olmak üzere) 65 ülke GDO’lu gıdaların etiketlenmesini konu alan yasal düzenlemelere sahip. 65 ülkeden 28’ini oluşturan Avrupa Birliği, Cartagena Biyogüvenlik Protokolü’nde kabul edilen “ihtiyatlılık ilkesi” doğrultusunda oluşturduğu yasal düzenlemelerle GDO’ların etiketlenmesi konusunda önemli bir yere sahip.

Avrupa Birliği ilk olarak 1990 yılında çıkardığı yasa ile genetiği değiştirilmiş organizmaları konu alan araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) faaliyetlerini denetlemek üzere bir sistem ortaya koydu ve aynı zamanda GDO ve GDO içeren ürünlerin ticarileşmesi konusunda düzenlemeler getirdi. İhtiyatlılık ilkesi, Avrupa Birliği’nin GDO’ları konu alan ilk yasal düzenlemesinin temelini oluşturdu. Tıpkı Amerika’da da olduğu gibi Avrupa’da da ilk kez bir şirketin, genetiği değiştirilmiş bir ürünü pazarlamak üzere yaptığı başvuru, Avrupa’da GDO’lar ile ilgili gelecekte izlenecek yolun çizilmesinde belirleyici oldu.

1994 yılında bir İngiliz şirketin, genetiği değiştirilmiş kanola ürününü pazarlamak üzere yaptığı başvuru, İngiltere’nin yetkili kurumları tarafından olumlu görüş aldı. Ancak konunun Avrupa Birliği geneline yansıması çok daha farklı oldu. Bazı ülkeler (Danimarka, Avusturya ve Norveç) bu ürünün Avrupa genelinde pazarlanmasına karşı çıkarken, diğer ülkelerin genel görüşü olumlu yöndeydi. Ancak Avrupa Birliği genelinde GDO’ların etiketlenmesi konusundaki devam eden görüş ayrılıkları, GDO’lu kanolanın 1997 yılı ortalarına kadar onay alamamasına neden oldu. En sonunda şirket, gönüllü olarak ürünlerinin GDO içerdiğine dair bir etiket taşımasını kabul etti.

1990’lı yıllarda Avrupa Birliği’nde bir yandan GDO’lu ürünlerin onay süreçlerinde çeşitli sıkıntılar yaşanırken, bir yandan da Avrupa Birliği’nin Amerika ile ticareti sorunlu bir dönem yaşadı. Avrupa Birliği ve Amerika’nın biyoteknoloji ve GDO konularındaki farklı yaklaşımlarının ticarete yansımaları, 1996 yılı itibari ile kendini göstermeye başladı. Amerika’dan Avrupa Birliği’ne 1996 yılında GDO’lu soya ve 1997 yılında GDO’lu mısır ithal edilmesi (her ne kadar ikisi de Avrupa Birliği tarafından onaylanmış olsa da) Avrupa’da alarm zillerinin çalmasına neden oldu. Konu medyada kendisine geniş bir yer buldu ve Avrupa genelinde toplumun bu konudaki merakı ve şüphesi hızla arttı. Bir yandan GDO’ların Avrupa Birliği dahilinde pazarlanmasına yönelik başvurular, diğer yandan Amerika’da GDO’lu ürünlerin hızla artması sonucunda ithalatta GDO’ların varlığının da hızla artması 1990 yılında çıkarılmış olan yasanın bu teknoloji söz konusu olduğunda yeteri kadar kapsamlı olmadığını göstermiş oldu. Birlik içerisinde satışa sunulan GDO’lu gıdaların etiketlenmesine yönelik talep de kamuoyu genelinde hakim bir görüş haline geldi.

Avrupa Birliği ülkelerinde kamuoyu, hükümet kararlarının oluşması sürecinde genel olarak önemli bir role her zaman sahip oldu ve hatta kamuoyu hükümetler üzerinde belirli baskı mekanizmalarını işletebildi. GDO konusu da Avrupa Birliği açısından bir istisna olmadı. Avrupa’da GDO’lu gıdaların etiketlenmesine yönelik yasal düzenlemeler oluşturulduğu dönemlerde, kamuoyunun görüş ve endişeleri yasal düzenlemelerin son şeklini almasında belirleyici bir etken oldu.

İhtiyatlılık prensibi doğrultusunda GDO’lar ile ilgili daha katı yasal düzenlemeler ve etiketleme talebinde olan kamuoyunun bu konudaki bilinç veya algısının oluşmasında ise medya önemli bir rol oynadı. GDO’lu gıdalar medyada “Frankeştayn gıdalar” olarak adlandırılmaya başlandı, GDO’ların çevre, hayvan ve insan sağlığı üzerinde sahip olabileceği korkunç etkiler (bu konuda bilimsel bir dayanak bulunup bulunmadığına bakılmaksızın) üzerine haberler ve yazılar medyada sıkça yer aldı ve biyoteknoloji şirketleri tüm insanlık ve doğa ile ilgili çok yanlış bir şekilde ilerleyen devasa bir deneyi yönetmekle suçlandı.

İngiltere’de o tarihe kadar GDO’ların onay sürecinde genellikle olumlu bir tavır hakimken 1998 yılında Prens Charles, genetik modifikasyon ile insanlığın “Tanrı’ya ait bir yetki alanına” girdiği görüşünü açıkladı. 90’lı yılların ortalarından itibaren GDO karşıtı sivil toplum örgütleri ve medyanın konuyu ele alış şekli sayesinde şekillenen kamuoyu algısı, politikacıların, hükümetlerin ve dolayısıyla Avrupa Birliği’nin bu tarihler itibari ile politikalarında izleyecekleri yolu biçimlendirdi.

1997 yılında Avrupa Birliği tarafından çıkarılan “yeni geliştirilen ve inovatif gıdalar veya yeni teknolojiler ve üretim yöntemleri kullanılarak üretilen gıdalar” ile ilgili yasal düzenlemeler, GDO’lu gıdaların etiketlenmesi yönünde Avrupa Birliği genelinde atılan ilk adım oldu. Ancak 2003 yılında çıkarılan “genetiği değiştirilmiş gıda ve yemler” ve “GDO’ların izlenebilirliği ve etiketlenmesi ve GDO’lar kullanılarak üretilen gıda ve yem ürünlerinin izlenebilirliği ve etiketlenmesi” konulu iki yasal düzenleme, Avrupa’da GDO’lar ve GDO etiketleri konusunda en kapsamlı ve en yetkili yasal düzenlemeler oldu.

Bugün Avrupa Birliği sınırları içerisinde satışa sunulan yem ve gıdalar, GDO içerip içermediklerine dair bir etiket taşımak zorundalar. Avrupa Birliği’nde genetiği değiştirilmiş organizma içeren, genetiği değiştirilmiş organizmalardan oluşan ve genetiği değiştirilmiş organizmalardan elde edilen her gıda ve yem bu bilgiye etiketlerinde yer vermek zorunda. Yani GDO’lu mısır ve GDO’lu soya içeren bir yem veya gıda ve GDO’lu mısırdan elde edilen mısır unu, Avrupa Birliği’nde GDO etiketlemesi yasası kapsamında değerlendiriliyor. Mısır unu örneğinde olduğu gibi, GDO’lu soya kullanılarak üretilen soya yağı, GDO’lu mısır kullanılarak üretilen glukoz şurubu gibi bileşenler de son hallerinde GDO içermeseler bile Avrupa’da etiketlemeye tabiler.

Ancak gıda veya yem içerisinde yer alan her bir maddede bulunan GDO miktarı %0,9 oranının altında ise bu gıda veya yemler yasa kapsamı dışında tutuluyor. Bu istisnai uygulamanın nedeni ise gıda ve yem zinciri içerisinde ekim zamanındaki çapraz tozlaşma, hasat, saklama ve taşıma esnasında bulaşma nedeniyle GDO’suz olan bir üründe engellenemeyecek bir şekilde GD madde bulunabilmesidir. GDO’lu olarak etiketlemeyen diğer gıdaları ise GDO’lu yem ile beslenen hayvanlardan elde edilen süt, yumurta, et gibi gıda grupları oluşturuyor.

İhtiyatlılık prensipleri doğrultusunda oluşturulan Avrupa Birliği GDO etiketlemesi düzenlemeleri, tüketicilere gıdalar ile ilgili bilgi vermenin yanı sıra bir GDO’nun olumsuz bir etkisi tespit edildiğinde veya bu konuda makul şüphe oluştuğunda bu ürünün izlenebilirliğini sağlıyor.

Dünyada GDO etiketi uygulamaları

Dünya genelinde 65 ülke GDO’ların etiketlenmesi ile ilgili yasal düzenlemeye sahip olsa da günümüzde düzenleme ve uygulamalar birbirlerinden genel olarak oldukça farklı.

Temel olarak ürünlerde bulunan GDO bileşeninin miktarı veya ürünün üretim şekline (biyomühendislik gibi) göre uygulanan zorunlu GDO etiketleri dünya genelinde iki farklı şekilde uygulanıyor. Çoğu ülke GDO’lu bileşenin ambalaj üzerinde yer alan ürün bileşen listesi içerisinde veya altında/yanında yazılı olarak bildirilmesini talep ederken, bazı ülkeler bu bilginin ambalaj üzerinde daha dikkat çekici bir şekilde (örneğin ambalajın ön yüzünde bir görsel ile) yer almasını zorunlu kılabiliyor.

Avrupa Birliği’nde bileşenlerinden bir veya bir kaçı %0,9 oranından daha fazla GDO içeren gıdalar, bu bilgiye bileşen listesinde yer veriyor.

Avustralya ve Yeni Zelanda’da GDO’lu bileşenler yine Avrupa Birliği’nde olduğu gibi bileşen listesinde belirtiliyor. Ancak ürünün tümü GDO’lu ise bu bilgi ürün adının yanında (ambalajın ön yüzünde) yer alan bir ifade ile belirtiliyor.

Güney Kore’de gıdaların GDO’lu olarak etiketlenebilmesi için GDO miktarının %3’ün üzerinde olması gerekiyor. Bu oran dünyada uygulanan eşik değerlerinin çok üzerinde. Ancak Güney Kore’de aynı zamanda bu eşik değeri aşıldığı anda etiketlerin uygulanma şekli çok daha dikkat çekici olmak zorunda.

GDO’lu ürün tarımında Amerika’nın ardından dünya genelinde ikinci sırada yer alan Brezilya ise konu gıdaların etiketlenmesi olduğunda katı bir tutum sergiliyor. GDO içeren veya GDO kullanılarak üretilen gıdalar için geçerli olan eşik değeri %1. GDO’lu olarak kabul edilen gıdalar, ambalajları üzerinde “sarı bir üçgen içerisinde T harfi” yer alan bir logo taşımak zorunda.

Suudi Arabistan’da GDO’lu ürünlerin ambalajları üzerinde “Genetiği Değiştirilmiş Ürün(ler) İçerir” ifadesinin hem Arapça hem de İngilizce olarak ambalaj üzerinde kullanılan renklerden farklı bir renk ile yer alması zorunlu.

GDO’lar konusunda genel olarak katı bir politika izleyen Ekvator’da GDO’lu bileşen içeren işlenmiş gıdalar ambalajlarının ön yüzünde şekil olarak tütün uyarılarına benzer bir etiket taşıyorlar.

Karmaşanın ortasında ABD

Dünya genelinde GDO’lu ürün tarımı, ticareti, GDO’lu gıdaların etiketlenmesi ile ilgili uygulamaların ülkeden ülkeye değişiklik gösterdiği açık bir gerçek. GDO’lar konusundaki yasal düzenlemelerin ve uygulamaların birbirlerinden bu denli farklı olmasının temelinde ise her bir ülkenin GDO konusunda farklı bir tutumu benimsemiş olması yatıyor.

GDO’lar biyoteknolojinin bir ürünü olsa da günümüzde GDO’lar ile ilgili alınan kararı sadece bu teknoloji ile ilgili bilimsel veriler şekillendirmiyor. Ülkeler ve hükümetlerin her konuda olduğu gibi GDO’lar konusunda da politikalarını belirlerken, bu politikaların ekonomik ve sosyal açıdan etkilerini ve kamuoyunun u konudaki duruşunu da göz önüne alıyorlar.

Bu farklı uygulamaların zaman zaman ticaretin önünde bir engel oluşturduğu bir gerçek olsa da, özellikle küreselleşen dünyada ticaret alanında standartları belirleyici bir güce sahip olma arzusundaki gelişmiş ülkeler kendi politikalarından ödün vermeye (bazen ağırlıklı olarak kamuoyu baskısı nedeniyle) razı olmuyorlar.

Bu denli farklı düzenleme ve uygulamaların ortasında Amerikan Tarım Bakanlığı şimdi GDO’lu gıdaları etiketlenmesi konusunda ülkenin izleyeceği yolu iki yıl içerisinde çizecek. Üstelik Amerikan Tarım Bakanlığı tarafından alınacak kararlar sadece Amerika içerisinde bağlayıcı olsa da bu kararların etkileri küreselleşen dünyada kendini pek çok alanda göstereceği de bir gerçek. Amerika geçmişte de olduğu gibi GDO’lu gıdalar konusunda yine kendine has bir yol izleyebilir ya da önemli ticari ortaklarının çizmiş olduğu yoldan ilerleyebilir. Sonuçta kim bilir, belki Amerika bu geç kalmışlığının faturasını öder belki de bu durumu kendi açısından fırsata çevirmenin bir yolunu bulur.

HENÜZ YORUM YOK

Bir Cevap Yazın