Bir taşımacılık hatırası ve hayvancılığımız

Sanıyorum 1989 veya 1990 yılıydı.

İstanbul Topkapı Cevizlibağ’da, Tercüman gazetesinin o meşhur binasının önü. O tarihlerde bina Özel Tercüman Koleji olarak kullanılıyor. Ben de Kolejde, Müdür Yardımcısı olarak görev yapıyorum.

İşe erken geldiğim bir gün, binanın önündeki otobüs ve dolmuş duraklarında olağan dışı bir kalabalık dikkatimi çekti. Pek üzerinde durmadım. Binaya girip odama çıktım. Sonra da öğrenci servislerini karşılamak üzere ön girişe indim. Duraklardaki kalabalık daha da artmıştı. Tabiri caizse “mahşerî” bir kalabalık.

Bahçeden dışarı çıkıp duraklardaki insanların arasına karıştım. Herkes çok öfkeliydi. Sebebini anlamaya çalıştım ama anlayamadım. Sonunda sormaya karar verdim.

Meğer İl Trafik Komisyonu kararıyla dolmuşların ayakta yolcu taşıması yasaklanmış ve sıkı denetim altına alınmış (Belki daha önce de kısmen veya tamamen yasaktı ama denetlenmiyordu.).

O gün insanların önemli bir kısmı işlerine geç kaldılar. Tabii akşam evlerine de. Yoğunluk ertesi günden itibaren bir miktar azalsa da bunun sebebi işlerine yetişmek isteyen insanların evlerinden çok daha erken çıkmalarıydı.

Birkaç gün sonra yoğunluk tamamen karar öncesi günlere döndü.

Ne olmuştu da bir anda artan kalabalık, bir anda yok olmuştu?

İl Trafik Komisyonu kararını geri almış, dolmuşların ayakta istedikleri kadar veya makul sayıda yolcu taşımalarına tekrar izin verilmişti (ya da tekrar göz yumulmaya başlanmıştı).

Kesin olan şuydu: Dolmuşlar, özellikle işe gidiş ve iş çıkışı saatlerinde, artık ayaktaki yolcu sebebiyle durdurulmuyor ve şoförlere ceza kesilmiyordu.

Sebep?

Çünkü yolcu taşıma vasıtaları yetersizdi ve yetkililer, vasıta sayısını ve/veya yöntemlerini ihtiyacı karşılayacak şekilde arttırmadan, yanlış/noksan da olsa işleyen ve ihtiyacı karşılayan bir yönteme yasak koymaya kalkmışlardı. Yerine daha iyi bir yöntem getirmeden, eski yöntemi değiştirerek sistemi işlemez hale getirmişlerdi.

Bu o kadar önemli bir konu ki… Her ne iş yapmak istiyorsak, “Hazırlıklar yeterli olmazsa; iyi düşünülmeden, iyi istişare edilmeden, iyi hesaplanmadan, iyi planlanmadan.” uygulamaya geçilirse sonuç hüsran olur. Eleştirdiğimiz eski sistemi mumla ararız.

Arıyoruz da zaten… Bugünkü örneğim hayvancılıktan.

Lop et ithalatı ve özel sektöre ithalat izni

Duymuşsunuzdur, canlı hayvan ve karkas et ithalat izninin yanına, kemiksiz et ithalat izni de eklendi.

Bununla yetinilmedi. Et ve Süt Kurumunun (ESK) yanında özel sektöre de ithalat izni verildi.

(Hem aracıdan şikayet et hem de tüccara et ithalat izni ver! Bu ne yaman çelişki böyle… Eleştiriler artınca Bakanlık konuya açıklık (!) getirdi. Mevzuatla izin vermişler ama bu ilk değilmiş ve müracaat edenlere ithalat izni verilmemiş. Yine izin vermeyeceğiz, demeye getiriyorlar. Doğru olsa bile mantıklı değil. Ayrıca kendilerinden başkasının bunu bilmesi mümkün değil. Dolayısıyla eleştirdiğimizde alınmamaları gerekir.)

Bunlarla da yetinilmedi. Bakan Fakıbaba, ESK’nın bazı zincir marketlerde reyon kiralayarak kuşbaşı et ve kıyma satacağını açıkladı.

Sebep?

Dar gelirliler kırmızı ete ulaşabilsinler. Kırmızı eti ucuzlatacaklar yani. Onlar ucuzlatınca, spekülatörler de (vurguncular da) ucuzlatmak zorunda kalacaklar vs.

Pahalı kırmızı et sorunu bugünün sorunu değil. Yıllardır var ve ben de pahalı et sorununun bu şekilde çözülemeyeceğini çünkü vurguncuların sorundaki payının yetkililerin söylediği kadar yüksek oranda olamayacağını, yediğimiz etin yüzde 20’ye yakınını zaten ithal etmek zorunda olduğumuzu yazıyorum.

Girdileri yerlileştirmeden sorunun kalıcı çözüme kavuşturulamayacağını vurguluyorum. “Mera ve otlakların ıslahına hız verin, damızlık yetiştirin, yerli yem üretimini destekleyin, maliyetlere kafa yorun.” diyorum.

Hatırlayın: Yetkililerimiz, uzun zamandır, her fırsatta uyguladıkları politikalarla perakende kırmızı et fiyatlarının düşeceğini savunuyorlar. Ben de “Düşmeyecek, artacak.” diye yazıyorum. Örnekleri, sebepleri ve çözüm önerileriyle birlikte elbette. Düşmedi; artmaya devam ediyor, edecek.

Çiftçi hayvanlarını satıp şehre göçüyor, göçmeye devam edecek.

İthal canlı hayvan, karkas ve kemiksiz et ithalatı her yıl artıyor, artmaya devam edecek. Kaçak et miktarı artıyor, artmaya devam edecek. Domuz ve tek tırnaklı (at, eşek, katır) etleri bile artıyor, artmaya devam edecek.

Çünkü bütün bu olanlar arasında sıkı bir bağ var: İthalat arttıkça, maliyeti yüksek olduğu için, yerli üretici, ithal ürünle rekabet edemiyor ve üretimden çekiliyor. Onlar üretimden çekildikçe ithalat artıyor ve bu sarmal böylece devam ediyor.

“Bari ucuz et yeriz.” diyen tüketiciler olabilir.

Onu da şöyle anlatayım:

Türkiye’nin ithalatı yükseldikçe adamlar canlı hayvan, karkas ve kemiksiz et fiyatlarına zam yapıyorlar. Ekleyin buna dolar ve avronun geldiği noktayı… Bu gidişle zaten ithal etin maliyeti yerli ete yaklaşacak. Hele son zamanlarda örneğini epeyce yaşadığımız devletlerarası ilişkilerin daha da kötüleştiğini düşünürsek rahatlıkla “İntihar ediyoruz.” diyebilirim.

Bunlara rağmen yetkililerimiz, ithalat kararlarını genişletmenin, ithal edilen kırmızı et miktarının arttırılmasının ve devlet gücüyle düşük fiyata satılmasının birçok sebeple sürdürülemez bir yöntem ve bu yöntemin yaptığı tahribatın geri döndürülemez bir noktaya gelmek üzere olduğunu anlamamakta ısrar ediyorlar.

27-28 yıl öncesine ait bir şehir içi toplu taşıma hatırasının, durumun vahametinin anlaşılmasına ne kadar katkısı olur bilmiyorum.

Umut işte…

“Bir de böyle deneyeyim, belki yanlıştan dönmelerine yardımcı olur.” dedim.

HENÜZ YORUM YOK

Bir Cevap Yazın